Ya AB olmazsa?

AB'nin yakın gelecekte daha ağır sorunlarla yüzleşmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Bu 'yüzleşme'nin çok önemli bir boyutu var. Çarşamba günkü yazımda belirtmeye çalıştığım gibi AB bu süreyi elitist bir proje olmaktan çıkmak ve 'halkların' projesi olmakla geçirirse kendisini yenileme yolunda belki de en önemli adımı atacak.

AB'nin yakın gelecekte daha ağır sorunlarla yüzleşmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Bu 'yüzleşme'nin çok önemli bir boyutu var. Çarşamba günkü yazımda belirtmeye çalıştığım gibi AB bu süreyi elitist bir proje olmaktan çıkmak ve 'halkların' projesi olmakla geçirirse kendisini yenileme yolunda belki de en önemli adımı atacak. Ama şurasını unutmamak gerekir ki, bugünkü haliyle AB projesi ölmüştür. Bir 'bas ü bad el mevt' (ölümden sonra diriliş) ancak yukarıda değindiğim sorunun yanı sıra şu iki gerçeğin saptanmasıyla mümkündür.
İlki, AB, 'yanlış küreselleşmenin' aleti olmaktan çıkmak zorundadır. Bu, katışıksız neoliberal projelerin uygulanmasından AB'nin vazgeçmesi anlamına geliyor. Kritik noktaysa şu: yakın bir dönemde Fransa'da Sarkozy'nin, Almanya'da Merkel'in işbaşına gelmesiyle birlikte ortaya çıkacak olan sağ gerileme ne getirecek? Bu, AB projesinin büsbütün rafa kaldırılması ve popüler olmasını istediğimiz bu modelin bu defa popülist bir yaklaşıma kurban edilmesi mi olacak? Buna bağlı olarak acaba daha radikal bir sağ büsbütün güçlenerek bu projenin özünde barındırması gereken demokrasi kavramını büsbütün dışlayacak mı?
İkincisi, özellikle değindiğim bu son hususa bağlı. AB, bugüne kadar 'Avrupa' kavramı etrafında kendisini tanımladı. Bunu yaparken Avrupa olgusunu kültürel bir özle öne çıkardı. Onun bir parçası olarak Hıristiyanlık tartışmaların arka planını meydana getirdi. AB'nin bir Hıristiyan kulübü olarak nitelendirilmesi buradan kaynaklandı. Oysa AB'nin özünü oluşturması gereken ana kavram demokrasi olmalıydı. Çoğulcu, özgürlükçü, katılımcı bir demokrasi temelinde tarif edilen AB bir uluslararası güç olma niteliğini çok daha kolay kazanacaktı.
Bu özellik bugün sağın Avrupa'da gösterdiği yükselişle nasıl bütünleşecek? Sağın çıkışı demokrasi boyutunu büsbütün ortadan kaldıracak mı?
İki husus bu yakıcı sorunun odak noktasını meydana getiriyor.
Bunların ilki Türkiye'dir. Türkiye, AB'yle olan ilişkisinde ayak sürümesinin cezasını şimdi en az 10 yıllık bir perspektifte hiçbir gelişme kaydetmeyerek ödeyecek. Çok verimli bir konjonktürü yitiren Türkiye şimdi nispeten demokratik bir konumdan daha kültürcü, dolayısıyla daha Hıristiyan bir açılışa doğru geçilirken büsbütün dışlanacak. Bunu bilerek hareket etmek ve bundan yılmayıp tam tersine Türkiye'nin kendisini demokrasi ekseninde daha da hızla dönüştürmesini sağlaması gerekir.
İkinci husus AB'nin bir dünya gücü olmayı isteyip istemesiyle ilgili. Burada kritik bir nokta var. AB'nin bir dünya gücü olmayı istemesi açıkça ABD ile sürdüreceği ilişkilere bağlı. Ama bunun ötesinde AB'nin bir dünya gücü olmasına doğrudan dünyanın ihtiyacı var. Aksi takdirde dünya tek kutuplu bir dünya olmayı sürdürecek. ABD'nin hegemonik bir güç olmasını engelleyecek herhangi bir denge unsuru ortaya çıkmayacak. Buradan dünyanın kazançlı çıkacağını söylemekse olanaksız.
Bu şartların şu sonuçları ürettiği besbelli: 1) AB projesi bugünkü yanlış modeli içinde bitmiştir. Ama bu AB projesinin bir ütopya olarak rafa kalkmasını istemek, beklemek anlamına gelmemelidir. Tam tersine ona büyük bir ihtiyaç olduğu ortadadır. 2) AB projesinin dayanağı demokrasi olmalıdır. Bu bağlamda da Türkiye AB'yle mutlaka ilişkisini sürdürmeli, o yapının bir parçası olduğu iddiasını somut temeller üstünde tekrarlamalıdır. Bu, geleceğe doğru kendisimi dönüştürmemizin ve ABD karşısında yaşadığımız ağır sıkışmayı aşmanın tek yoludur. Bu sürecin kapanması Avrupa'daki sağ yükselişin Türkiye'de de yaşanması ve tekrarlanması olur ki, düşünmek bile ürpertici.