Yahudi katliamı ve Müslümanlar

Avrupa'nın kötülükle yoğrulmuş, iç içe geçmiş uzun bir tarihi var. Terör ve kötülük kavramlarına yabancı değil bu kıta. Tam tersine, onun etrafına büyük bir felsefe geleneği sarmış bulunuyor.

Avrupa'nın kötülükle yoğrulmuş, iç içe geçmiş uzun bir tarihi var. Terör ve kötülük kavramlarına yabancı değil bu kıta. Tam tersine, onun etrafına büyük bir felsefe geleneği sarmış bulunuyor. Fransız Devrimi'nin 'terör günleri'den başlayarak 1970'lerin ortasına değin bu kıta siyasal şiddeti sadece yaşamakla kalmadı, dediğim gibi, bir felsefi sürece de dönüştürdü. Siyasal şiddetin ne zaman geçerli olabileceği, ne zaman meşru kabul edilebileceği, yapıtı vakti zamanında bizde yasaklanmış olan Babeuf'un kitabında da anarşizmin kurucuları Bakunin ve Kropotkin'de de uzun uzun ele alındı. Bu geleneğin son ve belki hepsinden daha ilginç adı bana kalırsa Frantz Fanon'dur. O da siyasal şiddetin psikanalizini yaparken bu olgunun 'kullanılabilirliğinin' sınırlarını saptıyordu.
Dünya, 11 Eylül saldırısından sonra terörün Avrupa'ya dönüşünü izliyor. Bu durumun şimdi nasıl değerlendirileceği, nasıl 'okunacağı' başlı başına bir sorun. Çünkü görünen, izlenebilen halin gösterdiği kadarıyla bugünkü terör hamlesinin Avrupa'nın terör/kötülük geçmişiyle benzer yanları da var benzemezlikleri de. Burada bir şey benim özellikle dikkatimi çekiyor. O da terörü uyguladığını söyleyen İslam'la Avrupa'nın da tepkisini yöneltip yöneltmediğini dikkatle izlediğimiz Müslümanlar arasında yapılması gereken ayrım ve bu ayrımın 'Avrupa kötülük bilinci tarihi'nde oynadığı rol, tuttuğu yer. Şunu söylemek istiyorum.
Avrupa, 'kötülük' olgusunu en geniş anlamda 2. Dünya Savaşı sırasında yaşadı. Nazi uygulamaları ve onun sonucunda ortaya çıkan zulüm, insanın kendi içinde taşıdığı kötülük tohumunun somutlaşmasıydı. Üretilen felsefenin temel tartışma odaklarından birisi buydu. Yani, 'kötülük' bir varoluş durumu/gerçekliği olabilir miydi, olamaz mıydı? Bu soruya verilen yanıtlar değişik olsa da Dostoyevski sonrası gelenek, suç/kötülük ikilisinin Tanrı düşüncesini öncelediğini ortaya koyuyordu, Yahudi-Hıristiyan metafiziği içinde. Özellikle Nazilerin Yahudilere uyguladığı zulüm düşünüldüğünde insanın kötülüğü planladığı, programladığı ve sistem haline getirdiği görülüyordu. 'Taammüt' insan bilincinin en önemli öğelerinden birisiydi.
Bu süreçte ortaya çıkan iki şey vardı. Öncelikle, Yahudilere dönük uygulama tek yanlıydı. Yani, sistemli ve şiddete dayalı hiçbir kötülük üretmeyen bir çevre tümüyle soyut muhakemeler etrafında ortadan kaldırılmak isteniyordu. Bu bir savaş hali değildi, salt Yahudi ırkının ortadan kaldırılmasıydı. İşi sınırsız kötülüğe dönüştüren buydu. Çünkü, herhangi bir güvenlik tehdidi oluşturmamış bir kesime karşı bu saçma mantık uygulanıyordu. İkincisi, Yahudiler, Alman toplumunun (aynı şekilde diğer toplumların da) dışındaki varlıklar değildi. Tam tersine o toplumların ekonomik, kültürel hayatlarının en önemli üreticileri arasındaydı. Buna rağmen bir anda dışlanabildiler. Trajediyi doğuran da bu oldu. Bırakın somut şiddet uygulamasını ideolojik öznesi bile olmayan bir kesim yok edilebildi.
Bu açında bakınca bugün Avrupa toplumları bir kez daha aynı sınavla karşı karşıya. Üstelik birçok farka rağmen. Evet, bugün dışarıdan gelen bir tehdit var. Ortada bir güvenlik sorunu bulunuyor. Bir ideolojik/siyasal kavga mevcut. Fakat bu gene de işin İslam'dan çıkarılıp Müslümanlara dönüştürülmesini öngörmez. Şimdi bakalım Avrupa sınavı verebilecek mi? Yani, (siyasal) İslam'la eğer gerekiyorsa siyasal düzlemde mücadele etmeyi bir yana bırakıp hamlesini Müslümanlara yöneltecek mi? Bu, Yahudi dışlamasıyla ve zulmüyle eşanlamlı bir girişim olur.
Başarılı öğrenci değişik sınavlara rağmen her daim aynı notu alabilendir.