Yanlışın yanlışı var

Türkiye kendisini Amerika'yla ilgili bir tartışmaya kaptırmış durumda. Basında yayımlanan hemen bütün yazılarda aynı cümle göze çarpıyor:

Türkiye kendisini Amerika'yla ilgili bir tartışmaya kaptırmış durumda. Basında yayımlanan hemen bütün yazılarda aynı cümle göze çarpıyor:
'İlişkilerin gerginleştiği, hassas bir dönemden geçildiği belli fakat tam bir kopmadan söz edilemez'. Sanki, tam bir kopma mümkünmüş gibi...
Öte yandan yapılan bazı başka değerlendirmelerde de Türkiye'nin yanlış adım attığı öne sürülüyor. Çünkü, deniyor, önümüzdeki dönem 'güçlü koalisyonlar' dönemi olacaktır. Türkiye o koalisyonların içinde yer alırsa kendisine bir gelecek tasarlayabilir, o bloklarda olmazsa karanlığa gömülecektir. Son bir nokta var ki, daha da spekülatif: Türkiye'nin, uygulanan politikalarla adım adım Batı'dan koparıldığı öne sürülerek bunun planlı, programlı bir gidiş olduğu vurgulanıyor.
Buna mukabil, askeri kanatların öteden beri sürdürdüğü bir iddia son günlerde Kuzey Irak konusundaki tartışmalarda yeniden gündeme geliyor. O görüşe göre de Türkiye, özellikle AB tarafından sürdürülen bir plan gereğince dünyadan koparılmak ve kendi içine kapatılmak isteniyor. Bir tür 'tecrit' politikası Türkiye'ye uygulanıyor. Önce Kıbrıs, sonra Kuzey Irak konusunda Batı'nın bize karşı yürüttüğü politika bu anlayışı bütün çıplaklığıyla göz önüne sermektedir deniyor.
Bunlar, Türkiye'nin Batı'yla olan ilişkisinde henüz bir orta yolun bulunamadığını gösteren işaretler. Bir taraf, ne pahasına olursa olsun Batı'ya yönelmeyi öngörürken diğer taraf, Batı'nın bize karşı belli bir art niyetle hareket ettiğini vurguluyor. Keskin birer yaklaşım olarak ele alındığında ikisi de derece derece yanlış. Çünkü, işin bir başka boyutu var ki, o da, Türkiye'nin Batı'yla olan ilişkisinde kendi planını, programını yapmasındaki zorunluluk.
Onu yaparken paranoyak yargılardan hareket etmenin bir anlamı yok. Gene o planı yaparken dünyanın iskambil kâğıtlarından bir kule olduğunu sanmanın bir anlamı da yok. Yani, ne yarın dünya bütün bütüne Türkiye'yi unutacaktır ne de Türkiye, dünyadaki bütün politikaları tek başına belirleyen bir güç olacaktır. Türkiye, dünya politikasında kendisine ait önemde bir ülke olarak varlığını sürdürecektir. Bunun önkoşulu da Türkiye'nin kendi kararlarını vermesi, uzun vadeli bir plan yapmasıdır. O planda stratejik çıkarının nerede olduğunu bilmesidir.
Bütün bu tartışmalar yapılırken bir nokta neredeyse tamamen unutuluyor.
Dikkatle izlediğim bütün konuşmalarda ve ortaya konulan yaklaşımlarda, Türkiye, ABD üstünden geliştirilen bir muhakemenin parçası olarak değerlendiriliyor. Bu, çok ilginç bir nokta. Yorumlardaki vurgu Türkiye'ye değil ABD'ye veya Batı'ya yönelik. Türkiye bu yorumlarda o planları bozduğu ölçüde kınanıyor onları desteklediği ölçüde olumlanıyor.
Şimdi bu mantığın hızla terk edilmesi gerekiyor. Yorum ve değerlendirmelerin Türkiye'yi öne alarak yapılması bir zorunluluk. Fakat orada da bir tuzağa düşmemek azami dikkat istiyor ki, o tehlike şudur: önümüzdeki dönemde bütün dünya kendisini ve ABD'yi yeniden değerlendirecek. Türkiye de bunu yapacak. İşte o süreçte ve şimdi sürdürülen dönemde ABD'yle yaşanan sürtüşmeye bakarak veya Batı'yla yaşanan gerginlikten hareket ederek kesinkes Batı ve ABD karşıtı bir politikaya yönelmek en az tam bir bağımlılık politikası sürdürmek kadar yanlış.
Bu gerilimden William Safire gibi dış, bizim yerli Safire'larımızın iç provokasyonlarına gelip, içe dönük, milliyetçi, Batı'ya karşı aklımızın bir köşesinde uyuttuğumuz, daima kışkırtılmaya hazır düşmanlığı uyararak çıkmamalı Türkiye.
O, yanlışların en yanlışı olur!