Yeter mi tek başına?

15 Şubat günü yapılan savaş karşıtı gösteriler dünyanın 'kamuoyu', hatta</br>'küresel kamuoyu' diye bir kavramla karşılaşmasına yol açtı.

15 Şubat günü yapılan savaş karşıtı gösteriler dünyanın 'kamuoyu', hatta
'küresel kamuoyu' diye bir kavramla karşılaşmasına yol açtı. Gerçi ilk kez gerçekleştirilmiyordu bu tür bir karşı çıkış ama hiç değilse işin büyüklüğü önemli bir göstergeydi. Buradan hareket eden birçok yazar savaşa karşı olanların Saddam'a karşı olduklarını da ifade etmesi gerektiğine haklı olarak dikkat çekti. Ben de bu köşede bu konuya daha önce değindim. Bugün de o sorunu başka bir yanından ele almak istiyorum.
Savaş karşıtı eylemlerin Saddam'a destek anlamına gelmemesi gerektiğine ben de inanıyorum. Hatta, eğer kamuoyu gerçekten bu kadar önemli ve güçlüyse o genel kuvvetin bir ülkede yaşanan antidemokratik, baskıcı, tiranlık rejimlerine karşı harekete geçmesi gerektiğine de inanıyorum. Ne var ki, işin bu yanı hem daha zor hem de daha hassas dengeler gerektiriyor.
Her şeyden önce bir ülkedeki rejimin antidemokratik olduğuna kim karar verecek? Sonunda o da zor bir karar değil. Bir biçimde alındı diyelim. Ondan sonra o rejime dönük eylemleri kim başlatacak, kim destekleyecek?
Bence hayati olan bu son soru. Çünkü, bu sorunun yanıtı insanın içinde barındırdığı demokratik bilinçle ilgili bir şey. Demokrasi, tıpkı insan hakları, tıpkı açlık, yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik, baskı gibi sadece insanın kendisini, içinde yaşadığı toplumu ilgilendiren bir şey olmaktan çıkmalı. Evrensel ve ortak bir bilincin ve kaygının parçası haline gelmeli. Başlangıcından itibaren solun yapmaya çalıştığı buydu. Sonradan farklı nedenlerle çok eleştirilen 'evrenselcilik' görüşünün altında yatan da buydu. Bugün de gerçek anlamdaki solun temel kaygılarından birisi bu.
Sorun sadece solla değil ortak bir demokratlık çizgisiyle sınırlı tutulabilir. O zaman da belli bir demokrasi tipinin evrenselciliği söz konusu edilmiş olacak. Ona da o kadar itirazım yok. Başlangıç için bu gerekli ve yeterli bir koşul. Ama onun ötesine geçince insan yokuşa sarıyor. Çünkü, iş, sadece bir tepki ve duyarlılık göstermekle sınırlı değil. Amaç, 'o' ülkedeki rejimi değiştirmek. O ülkenin insanlarını bilinçlendirmek. Bunun da ahlaki olmaktan başlayıp genişleyen birçok boyutu var.
Daha da karmaşık olanı, rejim değiştikten sonra nelerin ortaya çıkacağı. On yıl kadar önce eski Doğu Bloku ülkelerinde, son olarak Afganistan'da yaşananlar, belki yakında Irak'ta yaşanacaklar insanın aklına takılıyor.
'Yeni' ve demokratik olduğu söylenen rejimin niteliği başlı başına bir sorunken bir de onun 'uluslararası kontrolü'yle ilgili kaygılar giriyor işin içine. Hele bir de rejimler bir başka ülkenin karar ve girişimiyle değiştirilmişse durum büsbütün karmaşıklaşıyor. Yüzyıllarca başka ülkelere,
kendilerini 'modernleştirmeciler' diye adlandırarak uygarlık götürdüğü iddiasıyla sömürgecilik götüren ulusların kirli geçmişi hatırlanıyor. Yani, kim, şimdi ABD'nin Irak'a sadece 'halisane emeller'le müdahale ettiğine inanıyor? Evet, rejim değişmeli ama değişen rejimlerin sonrasında ortaya çıkan 'emperyalizm'ler çok daha önemli.
İçinde bulunduğumuz Ortadoğu süreci bu. Oranın 'modernizasyon'u (ama her anlamda) bir ihtiyaç. Fakat bu ihtiyacın giderilmesi emperyalizme dönüşünce iş karışıyor. Geriye galiba aynı şey kalıyor: birilerinin,genel olarak insanlığı demokrasi konusunda bilinçlendirmesi, onu kaderine sahip
çıkması için uyarması.
Bu işi yapması gereken, varlık nedeni bu olan soldur. Üstelik, solun öteki varoluş nedeni de emperyalimze karşı çıkmaktır. Savaş karşıtı eylemler yeni bir sol dalganın habercisi gibi duruyor. Ne dersiniz?