YÖK fırtınası ve hangi devlet?

Türkiye'de üniversitelerin ve gençlerin 'devlet' tarafından ne kadar 'tehlikeli' görüldüğü profesör İhsan Doğramacı'nın Milliyet gazetesinde yaptığı açıklamalardan (17.9.2003) rahatlıkla anlaşılıyor.

Türkiye'de üniversitelerin ve gençlerin 'devlet' tarafından ne kadar 'tehlikeli' görüldüğü profesör İhsan Doğramacı'nın Milliyet gazetesinde yaptığı açıklamalardan (17.9.2003) rahatlıkla anlaşılıyor. YÖK tasarısı ilk kez hazırlandığında profesör Doğramacı, MGK üyelerine üniversite yönetiminde öğrencilerin oy hakkıyla yer alması gerektiğini belirtmiş, fakat bu isteği kabul edilmemiş. Doğramacı haklı olarak 'Üniversitelerin sahibi öğretim üyeleri değildir' diyor. Öğrencilere dönük bu olumsuz yaklaşım Türkiye'deki üniversitelerde bugün de devam ediyor.
Bu saptamanın benim için önemi şurada. Çarşamba günü yazdığım yazıda Radikal'in son yayınlarından ve İsmet Berkan'ın son yazılarından hareket ederek Türkiye kendisine özgü bir gerçeği artık somut olarak görebilir demiştim. Bu gerçek şuydu: Askeriye ve bürokrasi kendisini devletin asli 'sahibi' sayıyor. Resmi ideolojinin adı Kemalizmdir. Devlet bu ideolojiyi toplumsallaştırmanın çabası içindedir. Bütün askeri darbeler bu yaklaşımla yapılmıştır.
Buna ek olarak bugünkü yazıda da son bir gelişmeyi konu edinecektim: Genelkurmay, rektörlerle son YÖK tasarısı üstünde görüşmüştü. Gerçi Genelkurmay bu konuda makul sayılabilecek bir açıklama yapmış ve bu kurumun 20 yıldır YÖK'te temsilci bulundurduğunu söylemişti. Ben de işte tam bu noktaya değinecektim ki, Doğramacı'nın açıklamaları geldi.
YÖK Yasası, askeri yönetim altında çıkarılmış bir yasa. O askeri yönetim bütün hukuksal düzenlemeleri belli bir mantığa göre yapıyordu. Çünkü, arkasında 1970'lerin iç savaşı vardı. Askerler, toplumun siyasete gereğinden fazla bulaştığını düşünüyor, siyasetin ve onun kurumlarının (bilhassa siyasal partilerin) toplumu yozlaştırıcı bir nitelik taşıdığı kanısını taşıyorlardı. Amaçları siyasetten arındırılmış, devletin, yani askeriye ve bürokrasinin toplum adına karar verdiği, toplumun bunlara tabi olduğu bir düzeni yaratmaktı.
Bütün devlet bu 'apolitik toplum' mantığına göre biçimlendirildi. Siyaset topluma Anayasa ile yasaklandı. Üniversite öğrencileri, öğretim üyeleri, memurlar, sendikalı işçiler, siyasal partilerle ve siyasetle bağ kuramıyordu, yasaktı. Toplumun bu haklarını geri alması 10 yıldan fazla bir zamana mal oldu. Üniversiteler de işte bu mantık çerçevesinde merkezi bir denetim altında tutulmak maksadıyla YÖK'e bağlandı. (Bu, YÖK gibi bir kuruluşa hiçbir biçimde gerek yoktur anlamına gelmiyor elbette.)
Üniversite, dünyanın her yerinde bir sistem. Fakat demokratik ve demokrasiyi bir sistem oarak yaşayan hiçbir AB üyesi toplumda devletin özellikle askeriye olarak üniversite sistemine doğrudan ve bu derecede, isterse 'müşahit' sıfatıyla olsun ki, öyle de değil, müdahil olduğu görülmüş değil. Fakat bu iş Türkiye'de böyle cereyan ediyor. Bunu tartışmak bir suç oluyor.
Ama demokratik toplum ve süreçlerde Türkiye'de olduğu gibi siyasal iktidarın üniversiteye bugünkü gibi doğrudan müdahale etme şehveti de görülmüyor. Oysa bizde iktidarların ele geçirmeye çalıştığı en önemli kurum üniversite. Oysa tekrar edeyim, dünyada böyle bir şey yok. Üniversite, kalite esasına göre düzenlenmiş, kendi iç işleyiş mekanizmasına sahip bir kurumdur. Bu, onların son kertede devletle olan bağını aşan bir durum da değildir. Halbuki, bizde yaşananlar ister istemez sivil siyasetle ordu arasındaki gerilimi kaşıyor, o da sonucunu üniversiteye dönük müdahale arayışında gösteriyor.
Ordunun rektörlerle görüşmesini bu açıdan yorumlamak gerek.
Anlaşılan devleti elde tutmak anlamına gelen 'iktidar savaşı' daha uzun bir süre devam edecek.