YSK'nın düşündürdükleri

YSK'nın verdiği karar (gereksiz) bir tartışmayı kapattı. Fakat bütün bu süreç demokrasimizin işleyişi, yapısal özellikleri, demokrasi-yargı ilişkisi hakkında düşünen kafalarda sayısız soru uyandırdı.

YSK'nın verdiği karar (gereksiz) bir tartışmayı kapattı. Fakat bütün bu süreç demokrasimizin işleyişi, yapısal özellikleri, demokrasi-yargı ilişkisi hakkında düşünen kafalarda sayısız soru uyandırdı. Karar çok önemli sonuçları ortadan kaldırdığı için bu sorular da bir çırpıda unutuldu. Oysa onları irdelememiz gerekir. Ben hiç değilse birkaç madde halinde onları sıralayayım.
1. Yargıtay kararı, Radikal'de Neşe Düzel'in DEHAP Başkanı Tuncer Bakırhan'la yaptığı söyleşiden de anlaşılacağı üzere (6.10.2003) demokrasimizin çok önemli bir temel eksiğini ortaya koyuyor. O da partilerin birbiri ardınca kapatılması. Bir parti kapatılınca, hatta ne yazık ki, siyasal konjonktür içinde kapatılmayı da bekleyince yeni önlemler alıyor ve seçime bir başka partinin örgütüyle giriyor. Çok doğal olan (doğal çünkü, seçimde baraja çok yakın bir oy alıyor o parti) bu gelişme bir süre sonra kimi usul sorunları doğuruyor ve süreç tersine işlemeye başlıyor. O nedenle siyasal parti kapatma işine artık bir son verilmesi gerekiyor.
2. YSK'nın son kararı da, o kararı oluşturan süreç de Türkiye'de yargı-demokrasi ve o bağlamda hukuk-demokrasi ilişkisini nasıl algıladığımızı göstermesi açısından çok önemli.
Türkiye de, demokrasinin bir temel koşulunu yerine getirerek kuvvetleri birbirinden ayırmıştır. Yasama, yargı ve yürütmenin birbirine herhangi bir hiyerarşik üstünlüğü yok; olmaması gerekiyor ayrıca. Ne var ki, Türkiye'de bu alanların etkileşimi daima sorunlu oldu. 1961 Anayasası'nda çok daha katı olan bu ilkeden örneğin 1965 sonrasında iktidarda bulunan Süleyman Demirel sürekli olarak yakınıyordu. Yargının, yürütmeyi engellediğini öne sürüyordu. Nihayet 1971'deki askeri darbeden sonra (her darbenin ertesinde olduğu gibi) Anayasa değişikliği gündeme gelince bu yönde bazı adımlar atıldı. O adımlar 1981 Anayasası ile daha da pekiştirildi. 1981 Anayasası'nın ruhuna sindirilmiş olan siyasetten kaçış, yapılan düzenlemelerle somutlaştırıldı. Seçim ve Partiler Yasası da bu gelişmeden etkilendi. Böyle olunca yargı yasamanın üstünde daima bir Demokles kılıcı olarak asılı duruyor.
Bu yanlış değil elbette. Fakat sınırlarını iyi tayin etmek gerekir. Oysa bizdeki asıl sorun da o. Öyle olduğundan bu defa da 'irade' tartışması ortaya çıktı. Kimi yazarlara göre seçimlerle ilgili tüm kararların parlamento tarafından alınması/verilmesi gerekiyor. YSK'nın buna karışması ulusal iradenin 'tecellisi' ile çelişen bir durum. Tartışmayı gerektiren, tartışmaya çok açık bir yargı bu. Doğru yanı da var, pek o kadar güçlü olmayan yanları da. Bununla birlikte şurası bir gerçek ki, bir yüksek yargı organının oluşmuş bir parlamentoyu 'ilga'ya gücünün bulunması oldukça sorunlu bir durum. Çünkü, parlamento sadece belli bir partiyle değil partilerle oluşuyor. Seçime karıştırılmış hileden habersiz olarak irade beyan etmiş kitlelerin oluşturduğu bir parlamentonun ve onu doğuran seçimin bu şekilde ele alınması sonu belirsiz bir sürecin de başlamasıdır.
3. İşte o süreç gene Bakırhan'ın yaptığı görüşmede ortaya çıkıyor. Bakırhan, bu süreçle birlikte aslında AKP'ye bir mesaj, bir gözdağı verildiğini söylüyor. Bu mesajla AKP'nin merkezdeki devletçi (veya devlet içi) güç odaklarıyla daha yakın bir temasta bulunmaya zorlandığını belirtiyor. Bunlar mutlak şeyler değil elbette. Ama bir şeylere işaret ettiği de kesin. Çünkü, siyaset böyle bir şey. Hele Türkiye'de. O nedenle Türkiye'nin siyaseti siyasetle baş başa bırakması kendi selameti açısından en doğrusu.
Belki yakın bir hayal değil bu ama vazgeçilmeyecek bir hedef de olmamalı mı?