'Yurtta sulh cihanda sulh...'

Türkiye'de, bombalı saldırılara karşı gösterilen ve bir anlamda aldırmazlık diye nitelendirilebilecek durumun üstünde düşünürken aklıma, bu yaklaşımı, 'halk nezdinde' haklı çıkaracak bir kavram geliyor.

Türkiye'de, bombalı saldırılara karşı gösterilen ve bir anlamda aldırmazlık diye nitelendirilebilecek durumun üstünde düşünürken aklıma, bu yaklaşımı, 'halk nezdinde' haklı çıkaracak bir kavram geliyor. Bu, İngiliz şair ve denemeci T.S. Eliot'un çok farklı bir bağlamda kullandığı 'nesnel mütekabiliyet (karşılıklılık)' (objective correlative) kavramı. Eliot, bir kavramın, bir imgenin gerçekliğinin ancak onu algılayacak olan insanda doğal, nesnel bir karşılığının bulunmasıyla mümkün olduğunu düşünüyordu. O olgunun içerdiği anlamın tarihselliğinin, gelenekselliğinin de gene algılamaya bir kolaylık sağlayacağı kanısındaydı Eliot.
Böyle bir değerlendirmeyle ele alınca sokaktaki adamın yaşanan saldırıyı kendisiyle özdeşleştirmesinin herhangi bir anlamı yok. Çünkü, o insan, bu saldırının kendi hayatında neye tekabül ettiğini algılamıyor. Dolayısıyla da hadiseyi bir kaza olarak nitelendirmekle yetiniyor. Sürekli bir 'tehdit altında olmak' kaygısı ve şartlanması da taşımadığı için olayı kısa bir süre sonra geçiştiriyor. Olayla arasında bir doğrudanlık ilişkisi aramıyor da bulmuyor da. En fazlasından bunu yapanlara lanetler okuyor. Birincisi bu.
İkincisi, olayın El Kaide tarafından yapılması da bana kalırsa Türkiye'de yaşayan insan için fazla bir şey ifade etmiyor. Son kertede bu insan orta sınıfa ait. Yarı sanayileşmiş bir toplumun üyesi. Ulusal gelirden aldığı belli bir pay var. Kültürel değerleri sağlam ve sabit. Dolayısıyla marjinal ve radikal akımlarla herhangi bir ilişkisi yok. Elbette, Türkiye'de de Hizbullahçı, Kaideci örgütlenmeler var. Fakat bunlar daha uç oluşumlar. Geniş paydayı kuşatan siyasetler değil. Kaldı ki, Türkiye'deki ortalama büyük ölçüde muhafazakârdır. Bu muhafazakârlık o kitlenin marjinalleşmesini önlüyor. Nihayet, El Kaide, onun için lanetlenmesi gereken bir kurumdan daha fazla anlam taşımıyor.
Oysa, ABD'deki durum ve tutum bunun çok dışında. Her şeyden önce de yönetim ve 'Amerikan bilinci' o toplumun sürekli bir tehdit altında bulunduğunu vurguluyor. Düzenlenen saldırının beklenen bir şey olduğunun altını çiziyor. Bir örnek vereyim: Amerika'da nereye giderseniz gidin akıldışı diyebileceğiniz bir tehlike tedbirleri uyarısı ve paketiyle karşılaşıyorsunuz. Her şey bir yana, yangın böyle bir şey. Otellerde, toplu olarak bulunan yerlerde sürekli olarak bir yangın ve bir panik durumunda ne yapılacağı anlatılıyor size. Daha ilkokullarda çocuklara polise, ambulansa, itfaiyeye nasıl ulaşılacağı öğretiliyor. Dolayısıyla 'tehdit' ve 'tehlike' bir 'gerçek', hatta 'asıl gerçek' o toplumlarda. Böyle olunca da yaşanan saldırı beklenen tehlikenin gerçekleşmesi olarak görülüyor. Saldırı nesnel tekabüliyetini bulmuş oluyor.
Bakın Türkiye'ye, saldırının öğrenilmesiyle birlikte yönetimin yaptığı açıklamalar bu 'aşırtma' yaklaşımının somut bir göstergesi. Bakanlar daha ilk açıklamalarda bunun bizimle 'nesnel' bir ilişkisinin, karşılıklılık ilişkisinin bulunmadığını belirtti. Bu bir soyutlama (tecrit) yaklaşımı. Öyle olunca da insanların böyle bir gelişmeyi üstüne almasının bir anlamı yok.
Bu, bir 'soyutlamacılık' yaklaşımı. Bu tavrı klasik 'devlet refleksi' diye tanımlamak mümkün. Bana kalırsa 'Yurtta barış dünyada barış' ideolojisinin altında da bu yatıyor. Dış politikanın, egemen kuvvet odağı etrafında ve herhangi bir dalgalanmaya sebep olmaksızın yürütülmesi. Bu biraz da 'Beni sokmayan yılan...' hesabı.
Bizi tehlikeden uzak tuttuğuna inanılan bu modelin kendisi tehlikeli bir model aslında. İstanbul bombalamaları bu oluşumu derinden sarsabilir mi? Onu da cumaya ele alayım.