Zamanın hatırı

Eskiden beri yeni yıl yazılarına şaşırırım. Çocukluğumda okuduklarımdan bazıları aklımda kalmış. Aşağı yukarı hepsi aynı şey. Hele bir tanesini hiç unutmam: 'Uyandınız! Başınız külçe gibi! Ağzınız çamur deryası!

Eskiden beri yeni yıl yazılarına şaşırırım. Çocukluğumda okuduklarımdan bazıları aklımda kalmış. Aşağı yukarı hepsi aynı şey. Hele bir tanesini hiç unutmam: 'Uyandınız! Başınız külçe gibi! Ağzınız çamur deryası! Diliniz paslı demir!' diye başlıyordu. Neler olduğunu, kimden söz edildiğini anlamayıp dehşete düşmüştüm. Yazar sanki o an yazmış, sanki o an bize konuşuyor gibiydi. Oysa işin yapay yanını çok sonraları anladım: bugünü yarının zaman kipleri ve sözcükleriyle yazmak!.. Kendimizi mi aldatıyoruz okuru mu?..
İnsanların bu yazıyı yazmakta olduğum bu yıl sonu gecesinde neler yapacağını düşünüyorum. Geçenlerde üstadımız Doğan Hızlan eğlencelerden hoşlanmadığını söylemişti. Ben de aynı türdenim. Ondan bir farkım belki barları, caz kulüplerini, gecenin epey derinlerini alabildiğine sevmemdir.
Sabaha doğru ağır ağır ama kendisine hâkim olarak insanın evine, odasına doğru süzülüşünün bir tadı olduğuna inanırım. Fakat bu eğlencenin bir bataklığa dönüşüp insanı boğması olmamalı. Hızlan'ın söylediği de buydu sanırım. Oysa yılbaşı eğlencesi daha çok insanın kendi dışına çıkması anlamına geliyor. 'Dağıtmak' bu bağlamda gerçekten anlamlı bir sözcük. İnsanlar kendilerini dağıtmak istiyor, o zaman da dil onlara istediği kadar seçenek sunuyor: 'kopmak, sıyırmak, çatlatmak'...
Bizimki gibi cemaat toplumlarında, herkesin gözünün ötekinin üstünde olduğu yerlerde bunu da anlayışla karşılamak gerek. Oysa koyu, ağır, kurşuni bir Paris öğleden sonrasında dayandığım bir bar tezgâhını anımsıyorum. Oyalanırken içeri bir siyah adam girmiş, kendisine en sıkısından bir içki söylemişti. Gözlerine bakılırsa kaçıncı içkisi olduğunu anımsamıyordu. Ben önümdeki kitap, defterle uğraşırken ve az sonra gelecek kadını beklerken o söze başlamıştı. Caz müzisyeniydi. Türkiye'den geldiğimi öğrenince İstanbul'da çaldığını söylemiş, ağzından hâlâ anımsadığım bir melodi dökülmüştü. Sonra, camdan, beklediğim kişinin geldiğini görüp, hesabımı öderken telaş içinde 'Bana bir içki ısmarlar mısınız?' demişti. Hatta iyi giyimli olan bu adamın talebi barcıyı şaşırtmamış sadece bana bakmıştı, elindeki para üstünden bir içki parası daha kesip kesmeyeceğini anlamak için.
Hayat böyle bir şeydi oralarda. Herkes kendisi için yaşıyordu. Kimse kimseyi umursamıyordu. Oysa bizim her şeyimiz ötekinin yargısına dönüktü. Galiba ondan daha kötüsü de var. İnsanın bir türlü kendi yargılarından kurtulamaması, kendi dışına çıkamaması. Eğlenmek de o işte: başkası olmayı istemek. Yeni yıla girerken yapılan çılgınlıklar bundan.
Gelin görün ki, mağara duvarına, dışarı çıkıp vurmak istediği hayvanın resmini, onu nasıl öldürmek istiyorsa öyle çizen ve bunun kendisine uğur getireceğine inanan veya kurt dişini boynunda taşırsa onun kadar güçlü olacağını düşünen insandan da şu kadar farkımız yok. Nasıl başlarsa öyle gideceğine inanıyoruz. Oysa...
Bugün yeni bir yıl başlıyor. Her başlangıç gibi insanın içinde karmaşık duygular uyanıyor. Geleceğe dönük yaşama düşüncesinin içimize serptiği güçle geçmişin peşimizi bir türlü bırakmayan hayaleti arasında sallanıyoruz. Bütün bunlar insanın zamanla kazandığı duygular. Gençlik, geçmişle ilgili bir hesaba sahip değil. Bu nedenle çok değer verdiğim bir şair dostum hayatta hep genç kadınları sevdiğini söylerdi. 'Onları mukayese yapmaya itecek hatıraları olmuyor' derdi. Evet, geçmiş bir yük. Başlangıçlar ne yazık ki onlardan kurtulmamızı değil yükümüzün ağırlaşmasını getiriyor. Geçmiş söz konusu olduğunda insanoğlu tam bir Sisyphos. Belki yeni bir yılın çabası asıl bu kütleyi sırtımızdan atmak olmalı! Herkese iyi yıllar!