Adnan El-Kaysi?yi tanır mıydınız?

Saddam Hüseyin?in mutlak iktidarını kurduğu yıllardı. Ülkede savaş hali sürekli ayakta tutuluyor, petrolden gelen gelirler savaşın finansmanına gidiyordu. Tarihi etnik ve mezhep...

Saddam Hüseyin’in mutlak iktidarını kurduğu yıllardı. Ülkede savaş hali sürekli ayakta tutuluyor, petrolden gelen gelirler savaşın finansmanına gidiyordu. Tarihi etnik ve mezhep ayrımları, çağdaş üretim ilişkilerinin gelişmediği ülkede çok canlıydı. Saddam’ın asker-sivil eliti, köklerini Babil krallarına vardıran bir tarih icat ederek ‘Irak milliyetçiliği’ni egemen kılmayı seçti. Ordu, dolayısıyla silah, dolayısıyla ‘zor’ ellerindeydi... Her yeri bayraklarla donattılar, son Babil Kralı Saddam’ın resimlerini her yere astılar...
Milliyetçilik deyin, ulusalcılık deyin, işte o şeyin öteki yüzü, kendilerinden olmayana karşı katı bir düşmanlıktı. Yabancıların hepsi emperyalistti, Baas asker-sivil elitinden olmayanlar, hatta zaman zaman Baas içindeki klikler bile emperyalizmin işbirlikçisiydi. İktidar, sürekli dış düşman yaratarak ayakta duruyordu.
Elbette ülkeler arası spor karşılaşmaları da emperyalizmin oyunuydu. Iraklı sporcular bu turnuvalara katılırsa mutlaka emperyalistlerin oyununa getirilir, yenik düşürülürlerdi... 
O zaman ne yapmak gerekirdi? Irak’ta ‘temiz’ dünya şampiyonaları düzenlemek gerekirdi.
‘Emperyalist spor literatürü’ yazmaz ama yıllarca Irak’ta ‘Dünya Pankreas (Amerikan Güreşi) Şampiyonaları’ düzenlendi. Parayla değişik milliyetlerden pankreasçılar Bağdat’a getiriliyor, Baas seçkinlerinin bizzat izlediği maçlarda kapıştırılıyorlardı. Ülkede hayat duruyordu... Maçlar sonunda Iraklı güreşçi ile Amerikalı bir güreşçi finale kalıyor, ilk raunda Amerikalı güreşçi üstün geliyor ama maç sonunda yarattığı kahramanca ve mucizevi silkinişle Iraklı güreşçi dünya şampiyonluğuna ulaşıyordu. Iraklı güreşçinin adı Adnan El-Kaysi’ydi.
Sevimli bir adamdı. Saddam onu bütün törenlerde yanında oturturdu. Sonra ne oldu bilmiyorum. Belki bir ‘temizlik harekâtı’na kurban gitti, belki hayatta kalma içgüdüsüyle
başka bir ülkeye kapağı attı... Eceliyle öldüyse bu da bir teselli sayılabilir.
Irak şimdi asıl emperyalist işgal altında ama ülke ‘onurlu bir barış ve bağımsızlık’ için mücadele yoluna giremiyor... Bir zamanlar Saddam’ın oğlunun döverek, hapislere atarak motive ettiği ulusal futbol takımları belki de bütün bu geçmişle ödeşircesine gerçekten Asya Şampiyonu oldu. Ancak bu kez ‘güç gösterisi’ derdindeki yeni koalisyon hükümeti futbolcuların kendi kaderlerini belirlemelerine izin vermedi.

Sibel’leri, Nurcan’ları yaratan...
Türkiye, Saddam’ın Irak’ı olur mu? Hemen ‘Olmaz’ demeyin. 12 Eylül’ü hatırlayın. Darbe planlarını bir kez daha okuyun. Kendilerine ister milliyetçi, ister ulusalcı desin, varlıklarını sürdürmek için ‘emperyalist işgal’den, diyelim Yunan ordusunun bir kez daha İzmir’e çıkmasından medet umanlar var. Tarih 1919’da takılmalı.
Onlara göre Türk ve Sünni olmayan her unsur emperyalizmin aleti... Ülke hep savaş durumu içinde tutulmalı. Şaka değil, Kıbrıs müdahalesinden ve ardından Güneydoğu’daki çatışmalardan bu yana ülke savaş ortamında.  Böyle olunca Ortadoğu’daki emperyalist stratejilerin parçası olmaktan kurtulamıyorsunuz.
Kaybedilen canlara değer biçilemez tabii. Onlar toplumsal vicdanımıza gömüldüler ve sürekli sızlıyorlar... Öte yandan savaş durumunun finansmanı, ülke cari açığından, yani tüyü bitmemiş yetimin boynundaki dış borçtan fazla. Askeri harcamalar, eğitim ve sağlık bütçelerinden büyük. Bu kaynak insana ve üretime aktarılsaydı ülke çağdaş üretim ilişkilerine geçebilir, bugün ‘Türkiye düşmanı’ ilan edilen birçok Batı ülkesiyle, birçok alanda gerçekten yarışabilirdi.
‘Yalnız ve sevgili’ ülkemize haksızlık da etmeyelim. Türkiye gelişmek ve herkesle üzerinde anlaşılmış koşullarda yarışmak kararını vermiş, bu yola girmiş bir kere... Çünkü geçmişinde özgürlük, demokrasi ve insanca yaşam için verilmiş birçok mücadele var.
Bunun için ülkede düzmece şampiyonalar falan düzenlenemiyor. Oyunun evrensel kurallarını kabul ediyor ve kalkıp yedi düvelle aynı oyunda yarışıyorsunuz. İsviçre maçında
olduğu gibi işi saldırganlığa dökenler oluyor ama yine de genelde yenilgiyi kabulleniyor,
bir sonraki maça daha iyi hazırlanıyorsunuz.
İşte bunun için Sibel Özkan gibi pırıl pırıl bir kadın, kendi gücüne güvenerek ve çalışarak Olimpiyad kürsüsüne çıkıyor. İleride kürsüye çıkamayacak olsalar bile binlerce Sibel’e umut oluyor. İşte bu yüzden bir Nurcan Taylan, sırf durumu kurtarmak için hazırlanmadan Olimpiyad’a götürülmesine tepki veriyor. ‘Mucize olmaz’ diyor.
İşte bunun için, kadının kapanarak toplumsal yaşantıda yer almasını vaaz
eden anlayıştaki bir iktidar, çağdaş spor giysileri içinde yarışan Sibellere sarılıyor.

Gökkuşağının renkleri
Elbette dünya sorunsuz bir yer değil. Küreselleşme, ulusal bölünmelerin sorunları üzerine yeni sorunlar ekledi. Olimpiyadlara bakın. Hâlâ ülkeler arası güç gösterisinin alanı burası... Madalya sayıları, kazanmak, hatta rekor kırmak her şeyin üzerinde. İnsan unsurunu hiçe sayarak büyümeyi hedefleyen Çin çevre kirlenmesini, toplum üzerindeki baskıları gizleyerek ‘üstün robotlar’la başarı peşinde...
En çok madalya kazanan üçüncü ülke hâlâ Doğu Almanya... O da 1990’ların başında dünyadan silindi. Anlayın madalya sayısı ile ülkenin sağlıklı toplumsal yapısı arasındaki ilişkiyi...
Olimpiyadlar öteden beri uluslararası politikanın alanıydı. Bazı ülkeler, başka ülkeleri bahane ederek oyunları boykot ederdi. Uluslararası Olimpiyad Komitesi (IOC) de genellikle aciz kalırdı... Şimdi işin içine sponsorlar ve yayıncı kuruluşlar girmiş durumda. İşi ‘biyonik insanlar’ın rekor kırdığı kronometreye bakılan bir televizyon gösterisine çevirdiler. Biyonik insanların hükmünün tam geçmediği takım sporlarının zaten dünya şampiyonaları
var. Uzun ve orta mesafe ile bayrak yarışları bir ölçüde seyir zevki veriyor insana.

Ülkeler arası anlaşmazlıklar konusunda aciz kalan IOC, sporcuların seslerini yükseltince acımasız... Çünkü sporcular birer robot olmak zorunda! 1968 Olimpiyadı’nda ABD’li 200 metreciler Smith ve Carlos’un madalya kürsüsünde, siyah eldivenli yumruklarını kaldırarak yaptıkları protestoyu hatırlayın. Ülkeler arası anlaşmazlıkların tersine,  sporcuların kendi hükümetlerini hedef aldığı bir eylemdi bu. Onların ırkçılığa karşı çıkışları her yerde ezilenlerin gönlünü okşadı. Ancak IOC ve yerel federasyonlar, iki siyah koşucuya ve onları destekleyen kürsüdeki beyaz Avustralyalı sporcu Norman’a hiç acımadı... Bugün de sporculara, yani bu işin vazgeçilmez emekçilerine söz hakkı tanımıyorlar.
İşte Türkiye sadece karşılaşmalarda değil sporun küresel sorunlarında da taraf olmalı. Uluslararası karşılaşmalar milliyetçiliği körüklüyor ama bir yandan da çözülmesine yol açıyor. Bakın birçok ülke ulusal takımında başka milliyetten sporcular var. Tamam bunda biraz yarışmaya katılma uyanıklığı var ama zamanla bu sınırlar gevşeyecek, bayraklar değişime uğrayacak...

Pekin Olimpiyad Oyunları’nın ‘Tek Dünya Tek Rüya’ sloganı bir hayal bence. Üstelik ‘tek dünya’ lafı faşizan bir ton taşıyor. Sporda teklik olmaz, çokluk olur. Saddam şampiyonaları
söz konusu değilse yarışmak için başkalarına gereksinimiz var. Zamana karşı yarışsanız
bile. Sporun bayrağı gökkuşağının renklerinden.