Ah Katerina vah Baltacı

Sonuç iyiyse ne âlâ; bizden büyüğü, bizden iyisi yok. UEFA Kupası'nı almak falan çocuk oyuncağı... Sonuç kötüyse suçlu ilk önce hakem, o değilse golü atamayan futbolcu, o değilse zamanında oyuncu değiştiremeyen hoca...

Sonuç iyiyse ne âlâ; bizden büyüğü, bizden iyisi yok. UEFA Kupası'nı almak falan çocuk oyuncağı... Sonuç kötüyse suçlu ilk önce hakem, o değilse golü atamayan futbolcu, o değilse zamanında oyuncu değiştiremeyen hoca...
Şu olsa, bu yapılsa alamayacağımız maç yok. Prut Savaşı'nda Katerina Baltacı Mehmet Paşa'nın çadırına gelip onu baştan çıkarmasa Osmanlı, Rusya'yı yerle bir edecek, imparatorluğu 150 yıl kadar sonra yıkıma götürecek bir gücü ortadan kaldıracak!

Olgulara bakmak
Futbol hayalsiz, rüyasız olmuyor. Ancak büyük hayaller için gerçekçi olmak gerek. Gerçekçi olmak da olgulara bakmak demek... Perşembe gecesi AZ Alkmaar maçın başında öne geçebilirdi. Fenerbahçe sadece rakibi karşılıyordu ama 2-0 öne geçiverdi. İşin hoş tarafı gollerin önceden düşünülmüş taktik sonucu gelmesiydi. İkinci yarı dakika dakika güçten düştü Fener. Oyuncular onsekiz çevresine yığılıp hareketsiz kaldı. İnisiyatifi AZ aldı. İlk AZ golünde Önder hamle yapıp rakibini durduramadı, ikinci golde Lugano ve Ümit arka direğe yetişemedi. Zico, oyuncu değiştirseydi ne olurdu? Belki turu kurtarırdı, belki de AZ çok daha önce istediği skoru elde ederdi. Bunu bilemeyiz artık.
Yine de maç o haliyle 3-1, 4-1 ya da 2-1 Fener lehine bitebilirdi. O zaman 'Alkmaar Destanı'ndan söz edecek, finali cepte görecektik ama Avrupa futbolunun altına düştüğümüz gerçeği değişmeyecekti. Dört-beş yıl önce olsa sıradan bir olay olurdu AZ'yi geçmek. Şimdi maçın 86. dakikasına kadar 'destan' manşetleri hazırlamış olmamız, ne kadar aşağılara yuvarlandığımızı gösteriyor.
Çağdaş futbolda oyun anlayışına göre 22-24 kişilik bir kadro kuruluyor. Bu kadroya çok genç yaşlardaki 'ümit'ler ekleniyor. Biz ise her transfer döneminde bir sürü futbolcu yolluyor, bir sürü futbolcu getiriyoruz. Sonra da takım oyununu değil, tek tek futbolcuların performansını değerlendiriyor, bunu belirleyici sanıyoruz. Kolektif futbol oyununu, bireysel tenis oyununa döndürüyoruz. 'Bilmem kim maç kazandırsın', 'Bu girsin, öteki çıksın'... Yönetim hocaya, hoca oyuncuya, taraftar ise hepsine çıkarıyor faturayı... Örneğin, Fenerbahçe'nin son iki yenilgisinin sorumlusu kaleci Volkan olarak gösteriliyor. Ülkedeki kaleci yetiştirme sistemi bir yana bırakılıyor Volkan'dan hesap soruluyor. İşin komiği, bugün dünyada o üç golü yemeyecek kaleci yok.

Hız ve güç
Sonuçta 22 futbolcu sahaya çıkıyor, 90 dakika top oynuyor. Kimi takımı dünya futbolunun zirvesine çıkaran, kimi takımı ise yerel yarışmalara mahkûm eden ne? Elbette bu oyunu algılama ve oynama tarzları... Geçen hafta dört Şampiyonlar Ligi maçı izledik. Sekiz takım da savunmayı ve atağı aynı anda, toplu olarak ve her metrekarede yapıyordu. Bunun için forvet ve savunma adamları da orta alan oyunculuğuna soyunmuştu. Bizde ise atak ve savunma işi takımın iki yarısına bölünüyor. Örneğin, Beşiktaş'ta ileride ortaya yığılmış dört atakçı var, geride de altı savunmacı... Neden? Rico ve Delgado oynasın diye...
Orta sahanın, sadece göbekteki iki defansif oyuncunun sorumluluğunda olduğunu sanıyoruz. Sonra da taktikler hazır. Yenik durumdaysan sahaya atakçı, öne geçiyorsan savunmacı doldur. Trabzon'un sorunu da, Galatasaray'ın sorunu da bu... Alex ve Tümer gibi tek yanlı futbolcular oynasın diye Fenerbahçe de aynı hastalığa tutuldu.
Savunmayı ileride kurmak bizde suç artık. Pekiyi bunu yapmazsan savunmanın atağa katkısı nasıl olacak? Ağır ve geçirgense, çabuk kademeye giremiyorsa, ileri geri kayamıyorsa, savunmanı ister ileride kur, ister kalenin içinde, rakibin eline verirsin oyunun anahtarını...
Salı gecesi Real Madrid'de Raul gibi bir forvet, Beckham gibi bir kanat oyuncusu orta alanda arılar gibi çalıştı. Sahaya hem güç koydular, hem de hızlı oynadılar. Ne zaman hızları düştü, Bayern savunmacılarını çıkarabildi, dikine oynadı ve oyuna egemen oldu. Aynı şey Barça-Liverpool maçında oldu. Barça çok hızlı ve dönerek oynarken Liverpoollular hamlelerinde gecikiyor ve faul yapıyorlardı hep. Barçalılar yoruldukça Liverpool'un 4-4-2 intizamındaki ordusu rakiplerini dağıttı. Kanat beklerini de oyuna sokarak sonuca gittiler... Porto-Chelsea maçında ise benzersiz bir uygulama izledik. Terry sakatlandığında oyun 0-0'dı ve Mourinho, Essien'i savunmanın göbeğine çekmiş, orta alana Obi Mikel'i almaya hazırlanıyordu. Golü yiyince fikrini değiştirdi, hızlı forvet Robben'i oyuna soktu. Beraberliği sağlayınca da başa döndü; devre arasında Robben'i Obi Mikel'le değiştirdi... PSV-Arsenal maçında ise güç vardı, hız vardı, baskı vardı ve uzaktan isabetli şut atan takım maçı kazandı.
Futbolun özünde fizik kurallarına meydan okuyan bir diyalektik var. 'Katı', alafrangacası 'solid' olacaksınız, aynı zamanda da 'akışkan' yani 'fluid' oynayacaksınız. Bunu 90 dakika yapan, buna uygun en iyi takımı kuran kazanıyor. Bizde biri varken öteki yok. Hattâ maçın içinde bile bazen sert ve ağır, bazen hızlı ve kırılgan olabiliyor takımlarımız. Bir coşuyor, bir kahroluyor taraftar. Heyecanlı, duygusal inişli çıkışlı, tam bir 'Türk tarzı'... Sonra Avrupa'nın hızına ve gücüne ayak uyduramamış yabancıları 'dünya starı' diye transfer ediyoruz.

Tanrı ve tartı
Üstelik bu durumu kavramsallaştırmışız. Zaten kavramların neyse fikriyatın o. Fikriyatın neyse futbolun o. Takımı ofans-defans diye ayırmakla yetinmedik. 'Önlibero, defansif orta saha', 'playmaker-ofansif orta saha' diye orta sahayı ikiye böldük. 'Pivot' santrfor terimiyle, golcülüğü karşı onsekizde bekleyen, sırtı dönük adama indirgedik. Şimdi anlıyoruz ki savunmacıdan anladığımız kalecinin önünden ayrılmayan uzun boylu, cüsseli, ağır adamlar... İşleri de adam adama rakibe yapışmak... Dünyada neredeyse 20 yıldan beri, savunmacının çabuk ve hareketli olanı makbulmüş, bize ne!
Futbol böyle bölük pörçük algılanıyor.
Sonra da parçalar şans, kader, kısmetle ya da 'O golü atsaydı, şu oyuna girseydi' gibisinden hurafelerle birleştiriliyor. Futbolda şansın yeri var tabii. Örneğin, Fener'in sadece dört puanla gruptan çıkması, Beşiktaş'ın da bu şansı elde etmesi 'futbol tanrısı'nın lütfu sayılmalı... İki-üç maç 'futbol tanrısı' yanınızda olabiliyor ama eninde sonunda 'futbol tartısı'nın hükmü işliyor. İkisinin arasında bir harf farkı var zaten.