Ay vant tu luk bek

Geçen hafta bir Avrupa başkentindeydim. Büyük spor mağazalarından biri vitrinine Türkiye'nin yeni deplasman formasını koymuştu. Hani şu turkuaz yakalı beyaz formayı... Belli ki Türk turistlere satmayı düşünmüşlerdi.

Geçen hafta bir Avrupa başkentindeydim. Büyük spor mağazalarından biri vitrinine Türkiye'nin yeni deplasman formasını koymuştu. Hani şu turkuaz yakalı beyaz formayı... Belli ki Türk turistlere satmayı düşünmüşlerdi. Formanın sol göğsündeki kocaman Türk bayrağı olmasa hangi takıma ait olduğunu anlayamayacaktınız ama...
Hangi markaya ait olduğunu ise bu işlerle azıcık ilgisi olan bir çocuk bile bilirdi.
Spor malzemesi üreticileri, dünyanın her yerinde kolay algılanacak standart tasarım ve işaretlerle tüketimi küreselleştiriyorlar.
Siz kültürünüzü ve geleneğinizi, özgür ve açık ödeşme temelinde yeniden üretemiyorsanız, bu akıntıya direnemiyorsunuz.
Bayrak yerine Futbol Federasyonu'nun arması kullanılsa ve geleneği anımsatan işaretler, mesela göğüsteki şerit yeni biçimlerde sürdürülse hoş bir 'sivilleşme' adımı olabilirdi bu forma değişikliği... Ama memlekete dönünce ne göreyim; değişiklik derin milliyetçi yorumlarla kabul edilebilir hale sokulmakta. Yok ilk Türk devletinin bayrağı turkuazmış, zaten bu sözcük 'Türk rengi' demekmiş falan filan. 'Ekose etek'in 'İskoç etek' demek olduğunu sokaktaki beş kişiden kaçının bileceği bir yana, ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin ırk ve etnik kökene değil vatandaşlık bağına dayalı bir birliktelik olduğunu sanıyordum. Demek ki değilmiş. Hadi o zaman bütüm Türkler titreyelim ve ilk Türk devletinin kurulduğu topraklara dönelim. Biz Türklerin tarih boyunca 30'a yakın devlet kurup bir tanesini bile neden adam gibi yaşatamadığımız ise ayrı konu.
Sırmalı forma giysen
Turkuaz forma değişikliği, Banu K. Yelkovan'ın bu sayfalarda başka bir vesileyle işaret ettiği gibi mutsuz ev kadınlarının ikide bir saçını kestirip, farklı renge boyatmasına benziyor mevcut konjonktürde. Sırmalı forma giysen ne olacak. Bu ulusal takım, işsiz, kadınsız, geleceksiz gençleri milliyetçi gazla doldurmanın pompası olmuş. Kişisel çıkar ve iktidar kavgalarının alanı olmuş. Yönetenlerin kameralara ağladıkları, oraya buraya çattıkları bir tiyatro olmuş. Muktedirlerin, milli takımda sakatlanan futbolculara sigorta sistemi getireceklerine, başarısızlığa bile ulufe primler dağıttıkları bir yer olmuş. Yurtdışında yetişmiş aklı başında futbolcular ulusal formaya uzak duruyor... Şimdi haziran ayında İsviçre'de el âlem,"Ay yeni formaları içinde Türkler ne cici çocuklar, kan çağrıştıran kırmızı formaları da terk etmişler" diyecek, medya İsviçre maçı öncesinde, Saracoğlu'ndaki meşum maçın görüntülerini tekrar tekrar ekrana getirmeyecek mi sanki.
E siz evde en ufak bir olayı anlama çabası göstermeden bıktıracak biçimde ekranda patlatırsanız, elin oğlu da aynı şeyi yapar. Yani önce ahlaki ve kültürel bir ödeşmeye cesaretin olacak, sonra yeni forman.
Biliyorsunuz, ulusal takımlar ve ulusal takım turnuvaları pek aklıma yatan şeyler değil. Yabancılarla ilişkileri sıradanlaştırmış ve görece ulusal kimlik sorununu aşmış ülkelerde bu takımlara 'uluslararası takım' deniyor zaten. Benim için ulusal takım bildik tanıdık çocukların oynadığı, kendinizi dünya futbol ortamının içinde hissetmenize yarayan bir
şey. Aslında ulusal takımların o ligde oynayan bütün futbolculardan seçilmesinden yanayım. Turnuvalara da bölgesel takımların, örneğin Yunanistan ve Türkiye'nin tek takım olarak katılmasından yanayım.
Şu birbirine benzemez Türkler
Bunlar hayal elbette ama ulusal futbol tarzlarının tarihe gömüldüğü gerçek. Kaldı ki birçok milli takımda çekirdekten yetiştirilmiş 'devşirme'ler ile hazıra konulup milliyeti değiştirilmiş 'dönme' futbolcu var. Avrupa finallerinde ayrı bir Brezilyalı takımı çıkacak gibi. Yani bu ortamda, 'Türk futbolu', 'Türk oyun karakteri' arayışları boşuna.
Ancak bizim gibi hâlâ kimlik sorunu yaşayan, 'Biz kimiz' diye soran toplumlar futbolu bu işe alet ediyor. Aslında sorunun cevabından önce cevabın hangi bağlamda arandığına bakmalı. 'Biz'i etnik temelli mi tanımlayacağız yoksa toplumsal çeşitlilik temelli mi? 'Türk' diye tanımladığımız şeylerin içindeki farkılılıklar benzerliklerden daha fazla değil mi? Öyle ama işte çoğu kez bu yanılsamaya düşüyor ve etnik temelli genellemeler yapmaya çalışıyoruz.
O zaman geriye bakalım. Çökmüş Osmanlı İmparatorluğu'ndan çıkışı Türklük gibi yeni bir kimlikte arayanlar olmuş. 1930'lardan başlayarak yeni Cumhuriyet, modernleşmeyi Türk'ün üstünlüğüne bağlamış. Yukarıdan aşağıya örnek bir Türk toplumu yaratmaya girişmiş. İstanbul takımlarını fazla yozlaşmış bulunca 'Güneşspor' diye ideal bir takım oluşturmuş. Şimdi adı büyük bir stada verilmiş olan İsmet İnönü'nün, futbolu toplumun yüksek karakterine uymayan bir spor olarak gördüğü bir gerçek... Bunları tartışıp konuşmazsak, o zaman "Atatürk bizim kulüpte sigara izmaritini attı", "Bizim kulübün yanından geçti" diye oyalanır dururuz.
1950'lerden sonra ise milliyetçilik temelli Türk modernleşmesi, İslam, daha doğrusu Sünnilik temelli modernleşmeyle ilkesiz biçimde eklemleniyor. Kültür ve demokrasi temelinde değil, devletin gölgesinde ve
sayısal 'böyyüklük'ler peşinde popülist bir modernleşme bu. "100 bin kişilik stat masallarıyla amatör futbolun katli aynı döneme rastlıyor. Semt sahalarının yerine Akmerkez gibi modernleşme anıtlarının dikilmesine
kadar varacak sonra iş. Partilerin üst düzey yöneticileri büyük kulüplere başkan oluyor. Trabzon, Zonguldak, Eskişehir ve onlara benzeyen birkaç kulüp dışında neredeyse her kasabada açılan futbol kulüpleri yöre güçlerinin harekete geçirilmesinin sonucu değil. İstanbul ve Ankara'da nüfuz kazanmanın bir aracı. En çok milli olan futbolcu Hıristiyan Rum Lefter olmasın diye, futbolun bıraktığı Turgay Şeren'e 51. milli maç oynatılıyor... 12 Eylül rejimi ise Türk-Sünni sentezini devletin temeline koyuyor. Bunun dışındaki bütün unsurları dışarı atıyor. Ya sadık olacaksın ya da ülke düşmanı...
Maraton babaları
Halk kitleleri her türlü haktan yoksun kalınca devlete, mafyaya, cemaatlere kapılanmak tek çıkar yol kalıyor. Liyakat ve çalışmanın yerini aidiyet ve sadakat alıyor. Yabancıya, yani sizden olmayana karşı, 'tarih yazılan' zaferlerde ve 'utanılacak' yenilgilerde de değişmeyen bir eziklik... Ait olduğun topluluk için hak gördüğünü ötekiler için suç görmek. Sorunlar ortaya çıktığında da 'Bizde olmaz' tarzı bir inkârcılık... 'Cumartesi Anneleri' dayak yerken "Polisim çok yaşa", dayak sizin ekibinizden birine atılınca "Benim oğluma vuracaktı ki" diye 'Maraton Baba'lanmaları... Genç seyircilerden, milli futbolcular Serdar Özkanlara, Arda Turanlara kadar içinde kulaç attığımız kültür ortamı bu!
Olmayan sendikasının ve derneğinin korumadığı Lig TV kameramanları Ümit Kül ve Ali Demir'e geçmiş olsun der, bu ülkenin 'futbolsevmez' ya da 'futbollailgilenmez' öteki yarısından, onlara 2008'de vereceğimiz rahatsızlık için şimdiden özür dilerim.