Bütün teknik direktörleri vurun

Gerets’in maç eleştirileriyle ilgili hoş bir vecizesi vardı: “Maçtan sonra ben de görüyorum o yanlışları, önemli olan maçtan önce görmek...”
Biliyorsun ‘teknik direktörcülük’, futbolla biraz yakından ilgilenen herkesin oynadığı bir oyun. Maç öncesinde 11’ler kurulur, maç sırasında adamlar değiştirilir, taktikler verilir... Halı saha maçlarında tel örgülere yapışmış, “Adam al, sağa kaç” diye bağıran ağbilere, minik takım karşılaşmalarında “Oğlum kademeye” diye komut veren annelere rastlayabilirsiniz. Tribün ve taraftarlık kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır bu...
Televizyonlarda saatler boyu maçların tek tek hocalar ve futbolcular üzerinden tartışıldığı, olmayan şeylerin daha çok konuşulduğu, “Belki biraz izleniriz” diye kayıkçı kavgalarının yapıldığı TV programlarını bir yana bırakıyorum. Zaten maç görüntülerini önce ve geniş verenler dışındaki programlar ne izlenme payı alıyor ne de reklâm... ‘Teknik direktörcülük’ oyunu asıl internetteki taraftar ve taktik tartışma sitelerinde büyük bir hızla sürüyor. Öyle derin analizler okuyorum ki oralarda, yahu ben bu maçı seyrettim mi diye kuşkuya düşüyorum.
Elbette herkesin teknik direktörlüğü ‘doğru’... Çünkü doğrulanması mümkün değil. Başta söylediklerinizi unutup, maçın gelişimine göre “Ben demiştim” diye manevra olanağınız da var. Sadece takımın başında sahaya çıkan hocaların böyle bir lüksü yok. Baştan sona maçın sorumlusu onlar. Futbol iki takımla oynandığına göre iki takımın hocası birbirinin performansını da belirliyor... Hocalar onbirleri kuruyor, yönlendiriyor, takımlar kapışıyor. Böylece 90 küsur dakikada bir maç oynanıyor ya da ‘yazılıyor’. Gerçek olan bu. O zaman Gerets’in sözlerini şöyle de okumak mümkün.
“Herkes hocalık yapar ama bir maçın öyküsü hocaların niyetleri, daha doğrusu bu niyetlerinin çarpışması sonucu yazılır.”

Hocalar ve takımlar
Teknik direktörü gitmiş Galatasaray’ın şampiyonluğa bir puan kala olmasına bakarak (ve bu arada Türkiye Kupası yarı finalini kaybetmesini unutarak) “Teknik direktöre ne gerek var, önemli olan ruh” korosuna katılabilirsiniz. Hatta hemen açılan “Zico gitsin” bahsine yüklüce oynayabilirsiniz. Ben ustamdan öğrendiğimi yapayım; olgulara bakayım.
GALATASARAY: Chelsea’de Grant nasıl Mourinho’nun yolundan gidiyorsa son maçlarda Feldkamp’ın yerleştirmeye çalıştığı anlayışla oynuyor Cim Bom. Özellikle son Fenerbahçe maçında ve ilk golü yedikten sonra Sivas maçında... Saracoğlu’nda oynanmış 0-0’lık ilk kupa maçının kasedini seyredin, aynı futbolu görürsünüz. Hocanın takıma yeterli zaman ve enerji ayırmadığı söylenebilir ama bir oyun düşüncesi yerleştirdiği açık... Gerets’ten aldığını sürdürdü Kalli...
Tek ya da çift forvetle oynama meselesi değil bu. Zaten oynadığı zaman Ümit Karan hem sağ açık orta alan hem de forvet işlevi üstleniyordu. Kalli orta alanda ileri geri oynayan en az üç savaşkan adamla ligin üzerinde bir güç yarattı. Barış-Mehmet Topal-Serkan (ya da Ayhan) üçlüsü gibi.. Sakatlıklar yüzünden bu kuvvetin fiile dönüşemediği maçlarda puan verdi Galatasaray. Topal’ın oynamadığı maçlara bakın anlarsınız dediğimi... Arda, bu üçlü ve arkasındaki pozisyon sezgisi yüksek Hakan Balta sayesinde hem orta alanda hem forvette rahat oynadı. Savunma ileri çıktı, atağa kalktı. Oyunu karşı alanda tutan Cim Bom çoklu atak gücü yarattı. Böyle oynadığında maça egemen olan Galatasaray Avrupa maçlarında çok edilgen kaldı. İşte onlar için yakıcı sorun bu.
FENERBAHÇE: Zico’yu beğenmeyebilirsiniz ama iki sezon önce akşam pazarından alınmış futbolculara karşın takıma oturttuğu futbol anlayışını göz ardı edebilir misiniz? Bu yıl Tuncay’ı da yitirmişken Fener’in Şampiyonlar Ligi çeyrek finali oynamasında bu cahil Brezilyalının hiç mi katkısı yok? Özellikle grup maçlarında Kanarya’nın yüksek mücadele konsantrasyonunu, yenik duruma düşünce ürettiği cehennemi baskıyı ve atak çeşitliliğini unutmalı mıyız? Hepsi bir yana Zico’nun Fener’e kazandırdığı kanat etkinliğini inkâr etmek mümkün mü? Uğur Boral ve Gökhan Gönül durup dururken mi sezonun futbolcusu oldu!
Tamam, Şampiyonlar Ligi eleme maçlarına Fener’in oyunu yetmedi. Yeterli skoru elde eden rakipleri geri çekilince oynayabildi Kanarya. Bu lige de yansıdı. Ne var ki şimdi bu eksiklikler değil, hocanın kendisi tartışılıyor.
SİVASSPOR: Bülent Uygun takıma egemen olan bir hocanın neler yapabileceğini gösterdi. Takım dengesine ve uyumuna önem vererek sakatlıklara karşın UEFA Kupası eşiğine geldiler. Ne ki oynadıkları uzun paslı, güce dayanan futbol eski Orta Avrupa ve Alman ekollerini anımsatıyor. Uygun da gösterilen ilgiden bir ‘küçük imparator’ yaratma eğiliminde gibi. Oysa İstanbul’un üç büyüklerinden bir tek Beşiktaş’ı, o da ikinci 45 dakikada atağı düşünerek yendiler. Kalelerinde gördükleri 29 golün 16’sını, 11’i iç sahada olmak üzere bu takımlardan yediler. Asıl bunun üzerinde düşünmeleri gerek.
BEŞİKTAŞ: Burada sorun yönetim sorunu... Başkan ayakta kalmak için herkesle paylaşıyor iktidarını. Önceki hocaları göndermek için yapmadıklarını bırakmayanları göreve getiriyor. Herkes transfer yapıyor, takım kuruyor...
Ertuğrul Sağlam da adım adım takım üzerindeki egemenliğinden taviz verdi. Şimdi ‘camianın bölünmüşlüğü’nü sorumlu gösteriyor. Diyelim böyle. Teknik direktörün bunlarla uğraşmayıp işine yoğunlaşmasını gerektirmez mi bu? Asıl bölünmüşlük Akaretler’de ve Ümraniye’de...

Genel yayın yönetmeni misali
Olgulara dönelim yeniden... Ligde art arda iki sezonu tamamlayan sadece iki hoca var. Biri, üzerinde baskı olmayan Abdullah Avcı, öteki Zico... Zaten Fener’de Didi ve Daum dışında bunu becerebilen hoca olmamış... Sezon içinde hoca değiştirmeyen öteki takımlar Kayseri, OFTAŞ, Sivas ve Beşiktaş... Ligde takımlar hoca değiştirme sayılarına göre alttan yukarı doğru sıralanıyorlar neredeyse. Düşen Rize’nin başında lige başlayan Susiç, kümede kalan Ankara’nın başında bitiriyor ligi! Çünkü en kolay sorumluluktan kaçma yolu hocayı değiştirmek... Hele yerli hocaların hiçbir iş güvencesi yoksa.
Feldkamp, yeni başkan Polat kendisine haber vermeden futbolcularla toplantı yaptı diye görevi bırakmış. Doğruysa büyük bir ders niteliğinde bu davranış. Çünkü başkan futbolculara, ne kadar kararlı bir biçimde “Hocanın arkasındayız” dese de bunun içinde “İşler kötüye giderse yollayabiliriz, bir durum olursa bana gelin” mesajı vardır.
Teknik direktörlük fena halde TV ya da gazete genel yayın yönetmenliğine benzer. Gazetenin ya da kanalın yeni sahibi genel yayın yönetmenine haber vermeden yazarlarla toplantı yapıp “Yönetmenden memnunuz” desin. Ne düşünürsünüz münekkid-ül âzam’lar?