Cesaret nedir usta?

Derbi?den söz etmeyeceğim. Çünkü izlemedim. Özetine baktım. Bir haftadır Londra?daydım. Arsenal?in Fenerbahçe ve Manchester United maçlarıyla Fulham-Newcastle United maçını...

Derbi’den söz etmeyeceğim. Çünkü izlemedim. Özetine baktım. Bir haftadır Londra’daydım. Arsenal’in Fenerbahçe ve Manchester United maçlarıyla Fulham-Newcastle United maçını tribünden seyrettim. Liverpool’un ve Chelsea’nin maçlarını da publarda... Yıllar sonra Premier Lig’in havasını solumak, yağmurunda ıslanmak pek hoştu.

Al gözüm seyreyle
Arsenal-Man U maçı ‘al gözüm seyreyle’ haftasının doruğuydu. Her iki takım da geçen haftaki yazımda “olmazsa olmaz” diye sözünü ettiğim atak setlerinden birer katalog sundular... Maç ‘hayallerimdeki futbol’a dönüştü. Man U, kanatlardan gelip, Denilson’un kapatamadığı boşluklara Rooney ve Ronaldo’yu soktu ama son vuruşları isabetli olmadı. Arsenal kanat adamlarına sürekli yer değiştirtti, aralara orta alandan adam soktu. İki takım da savunmacılarını ikinci bir muhasara hattı gibi karşı onsekiz çevresine konuşlandırdı atakta. Arsenal’in birinci ve Man U’nun tek golü dönen topun bu hattan kaleye yollanmasıyla oldu.
Seyirlik maçın doruğu ise ‘bir daha çalan Samir’ Nasri’nin ikinci golüydü. The Times daha sonra, “Arsenal kornerden çok gol yiyor diye eleştiriliyor, işte bu kez kornerden attılar” diye espriyle değerlendirecekti golü... Maçı izlemiş olanlar “Ne korneri yahu?”
diye soracaklar tabii... Efendim Fabregas korner atıyor, top tam 59 saniye sonra Nasri’nin şutuyla ağları buluyor. Bu arada Arsenalli futbolcular, rakiplerini topa dokundutmadan tam 18 pas yapıyor.
Tabii bu çok olağandışı değil. Topun kıymetini bilmek ve onu ısrarla verimli bir biçimde kullanmaya çalışmak Arsenal’in alameti farikası zaten. Bana kalırsa golün değeri, bir atak seti sonucu atılmasında... Oyuncular yaratıcılık ve becerilerini katıp seti gole çevirdiler. Diaby topu Fabregas’a bıraktığında, sağ kanattaki Walcott sola doğru hızla katetti, Man U stoperleri Vidiç ve Ferdinand’ı peşinden sürükledi. Febregas da, savunmacıların bıraktığı boşluğa sızan Nasri’nin önüne terse vuvarladı topu.
Bir de bizim derbinin gollerine bakalım. Hangisinin ardında organize bir atak düşüncesi ve emeği var? Belki biraz Selçuk’un golünde... Deivid’in golündeki kişisel çabanın hakkını da yemeyeyim.

Tiempo adında bir futbolcu
Manchester United’tan dört gün önce Arsenal’in karşısına Fenerbahçe çıkmış
ama özellikle maçın ikinci yarısı hayallerimin değil ‘kaygılarımın futbolu’ olmuştu. İlk yarı ‘var olmayan yıldız’ Roberto Carlos’un kanadından rahat geldi ev sahibi takım. Ancak son vuruşlarda ağları bulamadılar. Yeri geldiğinde solbek, yeri geldiğinde stoper, yeri geldiğinde defansif orta saha gibi oynayan Selçuk’un çabası ise övgüye değerdi.
İkinci yarı, tribünler dahil bütün Arsenal camiasının aklı hafta sonundaki büyük maça kayınca futbolun tadı ve tuzu kalmadı. Fenerbahçe ise zaten ‘gol yememe’ futbolu oynuyordu. Semih bile, iki yönlü orta saha oyuncusu rolüne soyunmuştu. (Bayağı da etkiliydi bu rolde). Ne ki, ileride tek başına maçı seyreden Guiza’ya top şişirmekten başka atak seti yoktu Fener’in... Arsenal stoperlerinin önündeki boş alanları değerlendirmeye hiç yeltenmediler.
Ama gol de yemediler. Maksat hasıl olmuştu(!). Bu açıdan oyun disiplinleri övgüye değerdi... “Aragones İspanya’ya oynattığı futbolu bu kadroya nasıl oynatacak? Carlos ve Alex’i sahada mı, kulübede mi tutacak?” diye sormuştum sezon başında. Londra’da ve Kadıköy’de Alex olmayınca sorunun cevabı alındı biraz. Fenerbahçe en azından orta alana güç koyuyor, kademeleri kısa tutuyor. Bu kadar düzelmeyle Arsenal gibi bir takımdan golsüz beraberliği biraz da şansa kurtarabiliyorsunuz. Galatasaray gibi 5-5 bölünmüş, sizi üzerinize çağıran, orta alansız ve dağınık bir takıma ise 4 atıyorsunuz.
Pekiyi ne değişti de sezon başının kolayca dağılan Fenerbahçe’si dirençli bir takıma dönüştü? Bence yeni bir futbolcu iş başı yaptı Kanarya’da. O futbolcunun adı, ben diyeyim ‘Zaman’, siz deyin ‘Tiempo’...
Alex dönünce ne olacak? Porto ve Kiev gibi test maçlarında göreceğiz.
Sıkıyorsa...
Dirençli olmak... Bu özellik ‘cesaret ve korkaklık’ kavramları bağlamında İngiliz basını ve Arsenal hocası Arsene Wenger arasında bir savaşa dönüşmüştü ben Londra’ya ayak bastığımda. Spormax’deki canlı Premier Lig yorumlarımda Arsenal’in bu sezon dirençsiz ve yumuşak bir takım haline geldiğinden söz ediyordum naçizane. Fulham, Sunderland ve son olarak da önceki hafta Stoke City’nin sert ve etkin baskısına direnememiş, inisiyatifi rakiplerine vermişlerdi.
Fener maçı öncesindeki basın toplantısında “Stoke City’ye karşı cesur (brave) oynamadınız?” sorusu kızdırdı sakin Wenger’i... Fransız hoca, o maçta Adebayor ve Walcott’un sakatlanmasıyla sonuçlanan arkadan yapılmış faulleri kastederek, “Cesur olmak rakibin bileğine arkadan gelip tekme atmak mıdır? Ben ona korkaklık (cowardice) derim” diye yanıtladı soruyu... Kavga da koptu.
Mourinho gibi küstahlık yapmayan, Ferguson gibi fırça çekmeyen, basınla arasına hep mesafe koyan, üstelik transferlerde oraya buraya para saçmayan ‘Soğuk Adam’ın havasını bozmanın tam sırasıydı. Arsenalli futbolcuların eski faulleri gündeme getirildi ama gördükleri kolay kırmızı kartlara değinilmedi. İstatistikler devreye sokuldu. Tamam, Arsenal ligin açık ara en az faul yapan takımıydı ama en çok faul yapılan takımı da değildi. En çok faul yapılanlar sesini çıkarıyor muydu? Arsenal’e Şampiyonlar Ligi’nde daha fazla faul yapıldığından söz edildi ama Premier Lig’de hakemlerinin pek de yerinde olarak daha az faul çaldığı unutuldu.
Fener maçı sonrasındaki basın toplantısı da savaşın devamıydı. İspanyol gazeteciler Aragones’e, İngiliz gazeteciler Wenger’e yüklendi. “Sylvester’in burnunun kırıldığı pozisyonda Fenerli futbolcu kasıtlı mıydı?” sorusu bile yöneltildi alaycı bir biçimde... Wenger “O pozisyonu TV’de izleyeceğim, ama top sağ ayağınızdayken biri gelip sol ayak bileğinize dalarsa ben orada kasıt ararım” yanıtını verdi ve ekledi: “Cesur olmak her koşulda futbol oynamaya çalışmaktır.”
Manchester United maçından sonra ise daha rahattı. “Eleştiriler olacaktır, ben bunlara karşı değilim, biz ise cevabı sahada vermek durumundayız” diyecekti, 2-1’lik galibiyetin ve iyi futbolun verdiği rahatlıkla.
Ancak ‘eski okullular’ın, yani futbolun emekli generalleri ile kompleksli başçavuşlarının böyle tartışmalara harcayacak zamanları yoktu. “Futbol erkek oyunu kardeşim!” diye kestirip attılar. Benim de tepem attı. ‘Cesaret’le ‘erkeklik’i sık sık birleştirenlerin ülkesinden geliyordum. Gelecek haftalar için bir yazı konusu daha çıkmıştı.