Çeyrek finalde elenmek başarı mı?

'En büyük'lük iddiasındaki Fenerbahçe yöneticileri sezon başında "Şampiyonlar Ligi zor, biz UEFA Kupası'nı almayı hedefleyelim" diyordu.

'En büyük'lük iddiasındaki Fenerbahçe yöneticileri sezon başında "Şampiyonlar Ligi zor, biz UEFA Kupası'nı almayı hedefleyelim" diyordu.
Benim iddiam başkaydı: "UEFA Kupası Avrupa'nın ikinci ligi... Türkiye takımları Şampiyonlar Ligi'ne bakmalı. Bu ligde gruptan çıkabilirler, çıkmalılar." Kafadan atmıyordum bunu. Bir, ülkede futbolun ekonomisine, ülke nüfusuna, bir de Porto'ya, Monaco'ya, Lucescu'nun Galatasaray'ına bakıyor, öyle söylüyordum.
Ne oldu? Takımın başında henüz ikinci sezonunu doldurmamış sakin ama iddialı Zico'yla ve nispeten uyumlu bir kadroyla Fenerbahçe çeyrek final oynadı... "Şampiyonlar Ligi neyimize" diyenler, Kadıköy'deki 2-1'lik galibiyeti, Şampiyonlar Ligi kazanılmış gibi kutsadılar. Bir hafta sonraki 2-0'lık yenilgi ise neredeyse 'zafer' ilan edildi.
Elbette Fenerbahçe'nin çeyrek final oynaması başarı... Hele bu takımın birkaç yıl önce grupta sıfır puan çektiği düşünülürse... Ne ki çeyrek finalde elenmek, örneğin Arsenal için büyük başarısızlık... Bu tür ara duraklara ulaşmayı ne kadar sıradanlaştırırsanız, oraları o kadar sık ziyaret edersiniz.

En sıkıcı maç
Zaten elenmek var, elenmek var. Chelsea-Fenerbahçe maçını 'tarafsız' bir Avrupa kentinde, bir İngiliz pabında izledim. Pabın bir köşesinde Fener'in maçı, öteki köşesinde Liverpool-Arsenal maçı yayımlanıyordu. Fener maçının durduğu anlarda gözüm öteki ekrana kayıyordu. Bir süre sonra daha çok orayı izler oldum. Çünkü Kanarya'nın maçı o kadar çok duruyordu ki... Öteki ekranda top bir kaleden ötekine gidiyor, bizim ekranda hiçbir şey olmuyordu... Şampiyonlar Ligi'nde bu kadar yavaş ve sıkıcı bir maç izlemedim bu yıl.
Fenerbahçe'nin şansı, Sevilla'nın da, Chelsea'nin de başında kendini kanıtlama sorunu yaşayan, özgüvensiz hocaların bulunmasıydı. Tur için yeterli skoru elde ettiklerinde takımlarını geri çektiler, Kanarya'ya oynama olanağı verdiler.
Londra'da Grant korkudan Kadıköy'dekinin aynısı onbirle çıktı sahaya... Güvendiği Essien'i sağbeke çekti, savunma önüne defansif ağırlıklı Makalele'yi koydu. Golü erken atınca savunmaya çekildi Chelsea. Tek farkları topu kaptıklarında hızlı ve dikine çıkmalarıydı. Ne de olsa Mourinho'nun temelini attığı bir takımdan söz ediyoruz. Essien ortaya geçip, Malouda oyuna girince zaten 'Mourinho topu'na döndüler... Grant yarı finalde Liverpool'a karşı büyük olasılıkla 4-3-3 oynayacak. Ne de olsa o maç bir tür Premier Lig karşılaşması...
Zico ise Kadıköy'deki maçı bitirdiği onbirle çıktı sahaya. Kazım'ı sağ kanada koyarak, asimetrik dizilişinde bu kez sol kanadı boşaltıp Wederson'a bıraktı. Oysa Chelsea bu kanada üç oyuncuyla yükleniyordu. Golleri de buradan attılar... Tamam taktik hata sayılabilir bu. Geniş alanda baskı yapan ve gol pasları veren Kezman dururken, onsekiz yayının dairesi içinde oynayan Semih'le başlamak da...
Ancak Fenerbahçe'nin asıl stratejik yetersizlikleri bu maçta ortaya çıktı. Kanarya en iyi zamanında, Deniz Barış ve Aurelio ile orta alanda ileri geri oynayan bir güç yaratıyordu. Soldaki Wederson ya da Uğur bu ikiliye katılıyordu. Deivid'in sağ kanadı boş bırakıp Alex'e sokulmasının doğuracağı riskler de önlenebiliyordu bu sayede.
Zico zamanla önce Selçuk'u sonra da Maldonado'yu savunma önüne defansif olarak çaktı. 4-1-3-1-1 gibi gözüken ama Deivid Alex'e sokulduğu için 4-1-2-2-1 de denebilecek, bir kanadı boş bırakan bir düzene yöneldi. Fener'in boyunun uzaması ve yavaşlamasının kaynağı bu. Rakip izin verdiğinde ve takım 'Ya herru ya merru' diye karşı kaleye yüklendiğinde düzen falan kalmıyor zaten.

4-3-3 yarı finalde
Londra'da Fener'in bu oyun düzeninin yeterli olmadığını gördük. Maldonado gibi savunma önünden ayrılmayan, yana hazırlık pası yapan bir futbolcuyla gerekli hızı ve gücü sağlayamıyorsunuz. Zaten o çıkınca Alex savunmanın ayağından top alıp oyun kurmaya çalıştı, Fener mahalle takımına döndü, iyice yavaşladı. Şişirme toplardan doğmuş iki pozisyon ve bir dönen top dışında Kanarya'nın skoru değiştirebilecek üretimi olmadı.
Öteki çeyrek final maçlarına baktığımızda, bu düzeyde maç kazanmak için ne yapılmalı, onu görüyoruz. Yarı finale çıkan dört takımı düşünün. Orta alanlarında ileri geri oynayan, savunmayı 'yedileyen' forveti altılıyan, sert pres yapan, dikine uzun-kısa pas veren, gol çıkaran gol atan üç oyuncu var. Son maçlarda, Barcelona'da Xavi, Yaya Toure, Iniesta; Liverpool'da Gerrard, Xavi Alonso, Mascherano; Manchester United'da Hargreaves, Garrick, Anderson... Anderson'a şaşırmayın. Ferguson nasıl 'sirk futbolcusu' Ronaldo'dan tutulamayan bir forvet yarattıysa, Anderson'dan savaşkan bir oyuncu çıkartıyor.
Ferguson da, öteki yarı final takımlarının hocaları da ileride sürekli değişen ve hızlı kaleye giden üçlüyle oynuyor. Çeyrek finalde mecburen Totti'siz kalan Roma, santrforu kaldırıp orta üçlüyle ileri üçlüyü iç içe geçirerek 'total futbolu' bir tık ileri götürdü bile... Bir bu takımların futbolcularının dolaştığı geniş alanı düşünün bir de Fener orta alan ve forvetl oyuncularının dolaştığı alanı... Bu yüzden hızlı oynayamıyor Kanarya, ancak karşı alana yığıldığında pozisyon yaratabiliyor... Çağdaş atak anlayışına son olarak açık gibi atağa katılan dışbekleri ekleyin. Belki de Fener bir tek bu mevkide çağdaş düzeyi yakaladı bu yıl Şampiyonlar Ligi'nde.

Aklımda Walcott kaldı
Savunmada ise hamle üstünlüğünü ele alacak, kademeye çabuk girecek hızlı savunmacılara ihtiyaç var önce. Sonra da sahanın her alanında alan daraltıp rakibi onsekizinize sokmayacak bir takım savunmasına... Çeyrek finali geçmek için öncelikle pres gücünüz yüksek olacak. Liverpool'un daha teknik Arsenal'i elemesinin nedeni bu. Fenerbahçe savunması her baskıda altıpasa kadar kaçıyor.
Bu nedenle Şampiyonlar liginde futbol kalitelerini yükseltip ligi yukarı çekeceklerine, lig düzeyine hemen iniyorlar.
Sonuçta çeyrek final maçları geldi geçti, kimsenin aklında skorlar kalmayacak. Geçen yılki maçları hatırlayanınız var mı? Bence bu yılın adamı, özellikle Real Madrid maçlarında futbolun Spartaküs'ü kesilen Roma hocası Spaletti... Ronaldo'nun Roma'ya attığı smaç-kafa golü de güzeldi ama benim aklımda Arsenal'in Liverpool'a attığı ikinci golde, Walcott'un topu kendi onsekizinden getirişi kalacak. Kaldı bile.