Dostunuz için üzülmez misiniz?

Ermeni dostlarım var. Çoğunu futbol yüzünden tanıdım. Arada bir toplanıp konuşuyoruz. Futboldan söz ediyoruz. İstanbullular ve kendilerini bildi bileli ya Fenerli ya Galatasaraylı ya da Beşiktaşlılar...

Ermeni dostlarım var. Çoğunu futbol yüzünden tanıdım. Arada bir toplanıp konuşuyoruz. Futboldan söz ediyoruz. İstanbullular ve kendilerini bildi bileli ya Fenerli ya Galatasaraylı ya da  Beşiktaşlılar... Eskileri hatırlayanlar var, maçlara gidenler var. Çoğu kez sohbetlerin harareti yükseliyor. Maçtaki gibi heyecanlanıyoruz. Bağırıp çağırıyoruz. Hele Fenerliler... Aman aman!

Ötekine saygı dersi
Çoğu benden küçük. Öyle olmasa bile bana “Ağbi” diyorlar. Ben de bayağı kuşak farkımız olanlara “Ağabey” diyorum. Onlardan çok şey öğreniyorum. İnsana değer vermeyi, saygıyı... İstanbullu olmayı, bu kenti gündelik ama doğal yaşamayı... Futbol takımı taraftarı olmayı... Farklı takımları tutan insanların, kendi takımları kadar ezeli rakiplerini tanıdığını, kızarken bile karşı takımı nasıl önemsediğini...
Dostlarımın aile tarihleri genellikle ülkenin Doğusu’na dayanıyor. Benimse eski imparatorluğun Batı’sına; Akdeniz’in ortasındaki büyük adaya ve Tuna kıyılarına... Onlar atalarından söz ederken ben ömrünün ortasında hayatını geride bırakmış baba dedemi, küçük yaşta göç etmiş halalarımı, zor koşullarda kaçmış anne dedemi hatırlıyorum.
1915’te olanlar, sonra yaşananlar Ermeni dostlarımın aile tarihinden bir sızı gibi geçmiş. Her an bununla yaşanmıyor ama lâf bir şekilde oraya gelse o sızı sessiz biçimde hissettiriyor kendini. Siyasi ve tarihi konular açıldığında tedirginler belli belirsiz.
Hepsi çalışarak, çoğu el emeği harcayarak kazanıyor hayatını... Belki de devlet katında muteber görülmediklerinden sanata ve zanaatkârlığa vermişler kendilerini... Yaratarak var olmayı seçmişler. Bir çağ dönümünü taşa yazmış Mimar Sinan’dan gelen bir şey belki.
Elbette hepimiz gibi Ermeni dostlarım da öncelikle ailelerini daha iyi yaşatma, çocuklarını daha iyi okutma ve bu ülkede özgür ve mutlu yaşama derdinde... Öteki vatandaşların yapabileceği bazı şeyleri yapamayacaklarını kabullenmişler. Devlet bürokrasisinde üst düzey görevlere gelemezler örneğin. Antidemokratik partiler yasasından ve seçim sisteminden yararlanarak milletvekili olmazlar. Olunca, ne oldum şımarıklığına kapılıp her akıllarına geleni söyleyebileceklerini düşünemezler. Bir iki moda klişeyi hamasetle harmanlayıp Meclis’e giremez, elde silahlarla resimler çektiremez, kalkıp anaları ‘Ermeni’ diye insanları ‘ihanet’le suçlayamazlar...
Herhangi bir inanç ya da inançsızlığı, etnik ya da cinsel kimliği hakaret ve nefret sözcüğü olarak kullanamazlar. Şaka olarak bile... Kendilerini başkalarından daha fazla vatansever ilan edemezler. Başkalarına akıl veremezler, kendilerini ebedi doğru, kendileri gibi olmayan ötekileri potansiyel hain ve sapkın sayamazlar.
Bu ülke, vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin eşit sayıldığı bir ülke diye tanımlanıyor...
O zaman neden bırakın milleti, hiçbir şeyin vekili olamayacak biri, “Annesi Ermeni”
diye Cumhurbaşkanını eleştirmeye kalkıyor. Olsa ne olur, olmasa ne olur? Ermeni yurttaşlar bundan sevinç bile duyar. Oysa tedirgin oluyorlar. Bütün bir hayat tedirginlik ve üzüntü içinde yaşanır mı? Siz yaşayabilir misiniz?

‘Dostun bir tek gülü’
Futbolla sınırlı kalalım. Elazığ’da taraftarlar ‘Ermeni Malatya’ diye bağırınca Ermeni dostlarım tedirgin oluyor. Üstüne bir de Elazığspor yetkilileri, etnik kimlikleri bir hakaret sözcüğü olarak kullanılan Ermenilerden değil de, Malatyalılardan özür dilediğinde kahroluyorlar. Aynen milletvekili Arıtman’ın, Ermenilere değil de, Cumhurbaşkanı’na haksızlık yaptığının söylenmesi gibi. Cumhurbaşkanı’nın “Ne olur soyumda Ermeni olsa” diyemeyip, kökünün Türk ve Müslüman olduğunu kanıtlamaya çalışması gibi...
Futbolda kalalım... Trabzonspor, efendi ve esprili başkanıyla bu yıl nihayet çok tutarlı bir yola girmişti. Yönetim olumlu adımlar attı. Bana da çok sempatik geliyorlardı. Hâlâ öyleler. Ermeni dostlarım gibi ben de “Benim takımım olmayacaksa Trabzon şampiyon olsun” diyorum.
Ne ki son maçlarda hakem hatalarıyla puanlar kaybettiler ve tepki gösterdiler. Aşırı tepki, özellikle “Taraftarı tutamayız” gibisinden teslimiyetçi tavırlar onları yolundan çıkarabilirdi. Sanki Eskişehirspor maçında birden gazları alındı... Neyse, bunları sonra tartışırız. Yine de bu süreçte taraftarın genelde olgun davrandığını söyleyebilirim.
Konu şu: Hakem kararlarına tepkinin bir parçası olarak Trabzonsporlu 150 kişilik bir taraftar grubu Federasyonu protesto yürüyüşü yapmış. Doğal hakları... Ancak yürüyüş sırasında Merkez Hakem Komitesi Başkanı Oğuz Sarvan kastedilerek “Ermeni Oğuz’a Trabzon’da soykırım” sloganları atılmış, Hrank Dink’in katil zanlısını öven bir pankarta ise yürüyüşü düzenleyenler izin vermemiş... Bu da bir şey tabii ama öncelikle kulüp yönetiminden, hakem kararlarına gösterdikleri duyarlılığı böyle pankart ve sloganlara karşı da beklemek gerek.
Bu tür sloganları duyunca hep Ermeni dostlarım aklıma geliyor. Onlar için üzülüyorum. Elimden sadece bu yazıyı yazmak geliyor... Bilinen şiirdir; Pir Sultan Abdal’ı bağlamışlar, herkese taşlatıyorlarmış. Dostu gül atmış. “Yağmur gibi yağan taşlar değil, dostun bir tek gülü yaralar beni” demiş Pir Sultan. Bu yazı böyle bir gül mü? 

SPOT IŞIĞI
“HER KART İSTEYENE KART” DİYENE BENDEN MOR KART
Bizim ulema ne kadar az okur, ne kadar az araştırırsa o kadar kesin konuşur... Kart işareti yapan futbolcuya kart gösterin diye seferberlik başlatıldı biliyorsunuz... Cezalandırıcı otoriter sisteme zaten bu yakışır.
Oyun kuralı koyup kaldırmaya tek yetkili Uluslararası Futbol Birliği Kurulu’nun (International Football Association Board-IFAB) 2007-2008 Oyun Kuralları metnini, ‘Ek Talimatları’na kadar satır satır tarıyorum, böyle bir şey göremiyorum. Gol sevincinde ihtarla cezalandırılacak forma çıkartılması en ince ayrıntısına kadar tarif ediliyor ama itiraz konusunda sadece, “Hakeme veya hakemin kararlarına sözle veya hareketle itiraza sarı kart gösterilir” deniyor... Yani, Lugano gibi, Roberto Carlos gibi, Lincoln gibi, Ayhan gibi, son zamanlarda Mehmet Yıldız gibi nerdeyse maç içinde ve sonunda hakem eleştirmenliğine soyunan futbolculara uygulanacak bir kural. Delgado’nun son derbideki hareketi de aşırı itiraz olarak değerlendirilebilir.
Kısacası, “Baş parmağını işaret parmağı ile birleştiren futbolcuya sarı kart gösterilir” diye bir kural kitapta yok. Ulema için büyük harfle yazayım: YOK... Olsa, Olimpiyakos maçında Lincoln üç kez sarı kart görürdü. Manchester United’lı Ronaldo her maçta ‘sarı’yı yerdi.
‘Kart isteyene kart’ kuralı, ‘kural hatası-hakem hatası’ gibi tam bir uydurma... Haydi onu da büyük harfle yazayım: UYDURMA.