Durdu durdu vuruldu

Memleket medyasının çoktan unuttuğu bir şeyi yapayım. Fikrimi takip edeyim... Dikkatli okur hatırlayacaktır; "İyi futbol istiyorsak, Fenerbahçe ve Beşiktaş derbiye 14?erli çıkmalı"...

Memleket medyasının çoktan unuttuğu bir şeyi yapayım. Fikrimi takip edeyim... Dikkatli okur hatırlayacaktır; “İyi futbol istiyorsak, Fenerbahçe ve Beşiktaş derbiye 14’erli çıkmalı” demiştim geçen hafta. Federasyon bir kereliğine izin verebilirdi. Baksanıza “baş parmağı ile işaret parmağını birleştirene sarı kart gösterilir” gibisinden dünyada ve uzayda görülmemiş bir kural ihdas ettiler, bunu da yapabilirlerdi. Maalesef beni dinlemediler. Dinlemeye dinlemeye futbol ne hallere düştü, farkında değiller.

Don biçen biçene
Maçtan sonra baktım; yorumcularımız bilimsel tartışmaya başlamışlar artık. Hem de rakamlar üzerinden... Bende trafik polisi bile olamayacak, olsa bile maçta topa çarptığı gibi arabalara bindirecek izlenimi yaratan Bünyamin Gezer, pusuya yatıp Cisse’yi oyundan attı biliyorsunuz. Atmasıyla birlikte ‘olmak ya da olmamak’ düzeyinde nur topu bir problematiğimiz doğuverdi: “Maç 11’e 11 oynansaydı ne olurdu?”. Kimi “Beşiktaş kazanırdı”, kimi “Fener kazanırdı”, kimi “fark olurdu” diyor. Hepsi de haklı... Bizde ‘doğmamış çocuğa don biçmek’ diye, şimdi tam hatırlayamadım ve buraya tam uyup uymadığını bilemediğim bir atasözü vardı... Madem çocuk ortada yok, tekstil sektörü de krizde, biç biçebildiğin kadar don.
Benim gördüğüm, maç 11’e 11 oynanırken Fenerbahçe zaten 2-1 öndeydi. Gollerde de pek bir gariplik yoktu. İlk kez kornerden gol atılmıyor derbilerde. Guiza ise ikinci golü atmadan önce benzer birkaç pozisyona girmişti zaten.

11’i bırak, 10 olsa bari
Aklıma takılan şu... Herkes “11’e 11 oynansaydı” falan diyor ama ben Cisse atılmadan önce de sahada 11’er kişi göremedim...
Aragones akıllı davranmış. “Maldonado, Josico ve Selçuk’u birlikte oynattığımda bunlar bir tane defansif orta saha oyuncusu etmiyor” diye düşünmüş. Bu nedenle iki yabancıyı oynatmayıp, ön direk golcüsünü sokmuş sahaya. Burada ciddi bir tasarrufa gitmiş.
Ancak bu kez geriyi kollamaktan topa dokunamayan Alex çeyrek adam düzeyine iniverdi maçta... Belki A.Y. baskısından Deivid ve Kazım’ı yan yana oynatmış İspanyol hoca ama en iyimser görüşle bile ikisinden 1 adam çıkmadı. Carlos ve Uğur Boral’dan da... Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçında o kanadı koridor yapmıştı ilk yarıda Porto. Biz de don biçiciliği yapmayalım ama Portekiz takımı, hani Cumartesi günkü Fener 11’ini bulsaydı karşısında, gol rekoruna gidebilirdi. Bakın, kırmızı kart mazeretini bulana kadar o niyetsiz Beşiktaş bile çok rahat ve çabuk geldi Fenerbahçe 18’ine.
Sözün özü, nereden baksan 8 kişiyle oynuyor gibi geldi bana Fenerbahçe. Tabii bu halleriyle Beşiktaş karşısında önemli bir üstünlük kazandılar. Çünkü Beşiktaş takımının yarısını, ‘maç sonunda vurmak’ için yanında tutmuştu Denizli... Sanki Amerikan futbolu oynanıyor da, top size geçtiğinde savunma takımını çıkaracak, atak takımını sokacaksınız.
Geriden başlayalım. Savunma ortasındaki Zapotocny ve Gökhan Zan, sarkık ve birbirlerinde 20-30 metre açık, antrenman mankeni gibi durdular... Oyuna katkıları olmadığı gibi, Güiza’ya nerede duracağını, nereden top alıp, nereye gideceğini gösterdiler. İkisinin toplamından bir futbolcu çıkmadı.
Kimse “Güiza’nın golü rastlantıydı, Zan iki adım önde dursa pozisyon ofsayt olacaktı” demesin. Fenerbahçe gol için tek taktiğine başvurup uzun toplar attığında Güiza benzer şanslar yakaladı hep. Bu bakımdan Zapo ve Zan Fener hanesine bir futbolcu olarak yazılabilirlerdi; çok iyi boş alan yaratan bir ikinci forvet olarak. Başka bir açıdan, oynamayan Semih’in yokluğunu hiç aratmadılar denebilir.
Şimdi ben de iddia ediyorum; Zapo ve Zan oynamasaydı Fenerbahçe hayatta kazanamazdı. Toraman ortaya gelir, Sivok da top Fener’deyken orta alandan ‘stoper’e sarkardı. (Korner golünden önce, topu ezdiği ve kornere neden olduğu için eleştirilmeli Toraman.)
Yani, Zan ve Zapo’yu çıkar, kaldı mı Beşiktaş 9 kişi... Cisse topu aldığında pas hataları, kaybettiğinde hakemlerin kartını sulandıran fauller yapan bir oyuncu zaten. Onu da sayma... Denizli rakibi kanatlardan vurmayı düşünmüş ama sağa koyduğu Serdar Özkan toptan vazgeçemiyor. Uzun pas atacağı yerde kısa, kısa pas atacağı yerde uzun atıyor. Riskli yerde top kaybı yapıyor... Nobre zaten atak setlerine katılan bir futbolcu değil; son dokunuşu yapacak posizyon bekliyor.
Ne oldu Beşiktaş’ın toplamı? 6, bilemedin 6,5!

İstop mu oynuyoruz?
‘Yabancı hayranı’ deyin fark etmez. Futbolun yabancısı yerlisi yok. Fenerbahçe-Beşiktaş maçından sonra Sevilla-Barcelona maçını izledim. Pazar akşamı da Spormax’te Chelsea-Arsenal maçını yorumladım. Özellikle ikincisi inanılmaz tempoda ve zenginlikte geçti. İşte o takımlar 14’erli oynadı. Chelsea korner direği önünde Arsenal solbeki Clichy ile Chelsea sağbeki Bosingwa çekişiyor, bir pozisyon sonra aynı Bosingwa karşı alanda Arsenal kalecisinin pasını kesiyor ve gol pası veriyor. Bir saat boyunca takım halinde Arsenal’i sahasına itti ev sahipleri... Üç dakikada 1-2 geriye düşünce forvete Malouda’yı alıp, Obi Mikel’i çıkardı Scolari... 4-2-4’e döndü. Oyunun kilidi Mikel hem savunma hem atak işlevi görüyordu. O çıkınca Chelsea’nin oyun düzeni dağıldı, Arsenal oyuna egemen oldu.
İşte küçücük bir değişiklik bile oyunun dengesini bu kadar etkiledi. Aynen, saliselerin 100 metre yarışlarında sıralamada büyük farklar yaratması gibi...
Neden böyle oldu? Çünkü her iki takımda kazanmaya koşullanmıştı. Her fırsatı bu açıdan kullanmaya çalıştılar... Dönüyoruz bize. Aragones, Londra’daki Arsenal maçından itibaren ‘temkinli oynamakla’, ‘önce rakibi durdurmakla’ övülüyor. Adam bir ölçüde mazur görülebilir.  Sen İspanya’yı güzel futbol oynatarak Avrupa şampiyonu yap, sonra gel Kadıköy’de ona hiç benzemeyen bir kadro bul. Nitelik açısından değil futbolcuların oyun kişilikleri açısından benzemezlikten söz ediyorum.
Denizli’nin derbi taktiğini ise ‘önce durdur, sonra vur’ diye açıklayanlar var. Bu Fenerbahçe’nin neresi durdurulacak, o ayrı soru. Bu tür ‘durdur, fırsat bulursan vur’ taktiklerine yabancı değiliz ki. Küme düşmemeye oynayan takımlar yüzyıllardır yapıyor bunu. Sonra o yıl olmasa ertesi yıl, dura dura, ağlaya ağlaya küme düşüyor. En fazlası şerefli beraberlikler alıyor.
Bize de kal geliyor ve asıl soruyu kaçırıyoruz galiba. Bir takımın öteki takımı durdurmak için sahaya çıktığı maçtan hayır gelir mi? O oyunun seyir zevki olur mu? Bu taktik maça gelen, ekran başına gelen insanların zamanından, parasından çalmak değil mi? Böyle olunca futbol oyununu düdük çalıp onu bunu durdurmak sanan hakemler, bulunmaz Hint kumaşı sayılıp ‘üst düzey’ unvanı almıyor mu?
Bir dakika duralım beyler. İstop oynamıyoruz burada. Bu kafayla futbol ‘istop’ ediyor.