Fulham?dan Levante?ye direnmenin tadı

Pazar günü Manchester United ile Chelsea’nin maçlarını dönüşümlü izliyoruz. Bir köşede de öteki maçların skorları veriliyor. Kümede kalmaya çalışan Reading, Derby karşısında öne geçiyor, sonra farkı açıyor. Yine benzer durumdaki Birmingham City,  Blackburn karşısında galibiyeti yakalıyor. Porsmouth-Fulham maçına bakıyoruz. Hep 0-0... Bu skorlarla Reading kümede kalıyor, Birmingham’la Fulham küme düşüyor.
Dakikalar geçiyor. Fulham maçının skoru değişmiyor. O Fulham bizim takımımız... 1995’te Londra’da yaşamaya başladığımızda herkes cumartesi geldiğinde takımının maçına gidiyordu, biz gidemiyorduk. Semtimizin takımı Arsenal’e sempatimiz sonsuzdu, ki hala öyle, ama Highbury’ye bilet bulmak çok zordu. Ferdinand’lı Newcastle United renk bakımından bizim takım sayılırdı. Ancak Londra’ya çok az geliyorlardı.
Sorduk soruşturduk, Third Division’da yani gerçekte dördüncü Ligde oynayan siyah-beyaz renklere sahip bir takım olduğunu öğrendik: Fulham. 1879’da kurulmuştu, Londra’nın en eski futbol kulübü sayılıyorlardı... İlk maça gittiğimiz günü unutamam. 1896’da yapılan Craven Cottege’in Stevenage Tribünü kısa futbol tarihi gibi duruyordu. Stat nehrin kıyısındaydı, aralıktan küçük yelkenliler görülüyordu. İnönü’nün sade ve küçük bir kopyası gibi...
Fulham tam bir aile ve çalışan sınıf takımıydı. Hemen onların parçası olduk ama ofsaytlara ve faullere itiraz edince yanımızdakilerden uyarılar aldık. Takımla beraber yakın deplasmanlara gittik. İngiltere taşrasını ve futbolun toplumsal yanını böylece tanıdık. Yıllardır duyup da bir türlü anlamadığımız sloganları, şarkıları çözdük. Biz de bağırdık. En büyük rakibimiz Chelsea puan kaybedince sevindik.
Takım gerçekten sıkıcı ama mücadeleci bir top oynuyordu.
O yıl, kimbilir bizim desteğimizle, üst kümeye çıktılar. Sonra kulübü El Fayed aldı, Keegan’ı başa getirdi. İki yıl sonra artık First Division’daydık. Keegan milli takıma gidince takımın başına disiplini ve ilkeleriyle ünlü Jean Tigana gelecekti. Dört yıl önce hayatta inanmayacağımız bir rüya gerçekleşti. ‘Tigana’nın Ordusu’ puan ve gol rekoru kırarak Premier Lig’e ayak bastı. İlk yıl çok iyiydik ancak sonra hocayla sorunlar başladı. Şampiyon kadrodan Van Der Saar ve Saha Manchester United’a, Finnan Liverpool’a gidecek, sonra da Legwinski ve Malbranque ayrılacaktı. Fulham artık her sezon başında küme düşmeye aday gösteriliyor ama bir şekilde tutunuyordu. Kadro istikrarlıydı... Beşiktaş’ın Londra’da Chelsea’yi 2-0 yendiği maçın haftasonu Fulham’ın karşılaşmasına gitmiştik. Onlar da “Chelsea’yi Şampiyonlar Ligi’nde yenen Beşiktaş’ın yöneticileri aramızda” diye bizi taraftara duyurmuştu. Güzel günlerdi...

Son düdüğe 14 kala
Bu sezona yine küme düşme adayı olarak başladı ‘Beyazlar’... İşler bir türlü düzelmiyordu. İyi oynuyorlar, çok kolay gol yiyorlardı. Son dakika golleriyle çok puan yitirdiler. Üstelik bir sürü futbolcu transfer ediyor, hoca değiştiriyorlardı telaştan. Son haftalarda iyi oyunlarını mücadeleyle birleştirdiler, art arda gelen yengilerle düşme hattının hemen üstüne averajla tutundular. Ama son hafta mutlaka galip gelmeleri gerekiyordu... İşte geçen pazar  o maç oynanıyordu. Dakikalar geçiyor, biz “C’mon Fulham” diye evde dolaşıyorduk ama skor değişmiyordu.

Man United’lılar tribünde şampiyonluğu kutlamaya başlamışken Portsmouth maçının skoru bir kez daha belirdi ekranda. O ne! Fulham’ın karşısında ‘1’ yazıyordu. Hemen internete baktım. 76. dakikada savaşçı Jimmy Bullard serbest vuruşu kullanmış, eski Liverpool’lu Danny Murphy kafayla topu ağlara yollamış ve yeni bir ‘Murphy Kanunu’ yürürlüğe koymuştu: “Şans direnene ve cesaret edene güler.” Sonraki dakikalar geçmek bilmeyecekti... O sırada Bener Onar arayıp, belki haberim yoktur diye müjdeyi verdi. Yalnız değildik. Bizim çektiklerimizi bilen birisi vardı...
Beşiktaş gibi hep başa oynayan bir takım taraftarı olarak tatmadığımız bir duyguyu, kümede kalmanın mutluluğunu yaşadık böylece. Hem de 38 haftalık koşunun bitimine sadece 14 dakika kala... Sezon boyunca zaten bir golle bile mutlu olmuştuk. Beraberliklere kaybedilmiş iki puan olarak değil, kazanılmış bir puan olarak sevinmiştik.
Bir kupa kazanmak, başarılı olmak önemli değil... Düşmeye direnmenin
tadıysa bir başka oluyor!

Levante: No pasaran
Farklı bir heyecan yaratan bir haber de İspanya’nın Levant kıyısından, Valensiya kentinden geldi. Kentin köklü takımı Levante’nin oyuncuları ücretlerini alamadıkları için greve gittiler ve bu hafta oynanacak Real Madrid maçına çıkmayacaklarını açıkladılar. Kararları değişmezse bize önemli bir gerçeği hatırlatacaklar. Futbol endüstriyel bir şeyse onun bir de işçi sınıfı var: Futbolcular... Onların emeği olmadan bu koca gösteri endüstrisi çalışmıyor... Levantelilerin çıkmayacağı maç Real Madrid’in şampiyonluğu kutlama maçı... Rakip olmadan kutlamalar pek tatsız olacak. Ama olsun, Real Madridliler Levantelileri destekliyor. İşin güzel tarafı bu.
Biliyorsunuz bizde Denizlili futbolcular ücretlerini alamadıkları için kendi aralarında antrenman yapıp maça çıktılar ve anlamlı bir direniş gösterdiler. Ne var ki ‘ağbiler’in, ‘ağalar’ın araya girmesiyle çözüldüler, dağıldılar. Ceza alanlar şimdi inayet bekliyor. Ulufe ve ihsan sistemi yine kazandı.

Yılın Takımı?

Şimdi sezon sonu, benim ‘en’lerime bakalım:
Olayı: UEFA’ya giden takımın kitaba uyan ama adalete uymayan bir kuralla belirlenmesi... Trabzon Fener’i yenince ‘üçlü averaj’ saçmalığı uygulandı ve Sivas genel averaj bakımından daha iyi olduğu Beşiktaş’ın altında kaldı. Ne ki aynı Sivas, lig başında sahada kaybettiği Trabzon maçı için masa başında 3 puan almıştı. Sivaslı futbolcuların da karıştığı olaylar yüzünden maç bitime 20 saniye kala maç tatil edilmiş ve Trabzon hükmen yenik sayılmıştı. “Ya bu 3 puan Avrupa’ya gidecek takımı belirlerse” diye yazmıştım o zaman. Sonunda iki yanlış bir doğru etti.
Hakemi: Fırat Aydınus. O gerilimli derbileri yönetmek kolay değil.
Saha zemini: Denizli.
Spor Adamı: Özhan Canaydın. Galatasaray’ı badirelerden geçirip kongrede başkanlığı bırakmasını bildi.
Hocası: Feldkamp ve Zico.
Futbolcusu: İçeride Mehmet Topal, Gökhan Gönül ve Holosko. Dışarıda
Nihat Kahveci.
Takımı: Sivasspor değil. 7 yenilgilerinden 5’ini ‘İstanbul Dükaları’ndan aldılar, 29 golün 16’sını onlardan yediler ve Anadolu takımlarına ayrılan dördüncülüğe yerleştiler... Bu sezonun takımı Adana Demirspor... İhsan, ulufe beklemeden kendi güçlerine ve taraftara dayandılar, futbolun atar damarını canlı tuttular. Bir de kupada final oynasalardı... Sağol Şimşek!