Gönlüm ?yalnız ve güzel? futbolcularla

?Yalnız ve güzel ülkem?... Nuri Bilge Ceylan?ın Cannes?da ödül töreninde yaptığı konuşmadan dört sözcük bunlar... Böyle söylenince bir şiir dizesi olmuş. Şiirsel her ifade...

‘Yalnız ve güzel ülkem’... Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da ödül töreninde yaptığı konuşmadan dört sözcük bunlar... Böyle söylenince bir şiir dizesi olmuş. Şiirsel her ifade gibi okuyana göre, okuyanın ruh haline göre bir anlam kazanıyor... Ben kendi ruh halime, bir de Ceylan’ın filmlerine bakarak şöyle bir anlam çıkarıyorum. Özlemleriyle, umutlarıyla, zaaflarıyla, erdemleriyle yaşayan, duygulanan, düşünen yalnız insanlar... İktidarların dikkate almadığı, istatistiğe dönüştürdüğü insanlar... Bu insanların her biri birbirinden farklı dünyalarıyla güzelleşen bir ülke... Bizim gibilerin ülkesiyle, ülke insanıyla özel ve kişisel ilişkisinin ifadesi Nuri Bilge’nin dizesi. Genel bir ilişkinin ifadesi olsaydı o zaman politik bir mesaj olurdu zaten...

Futbol vatana hizmet değil
Takımına karşı böyle bir özel hissi en çok Beşiktaş taraftarı duyumsuyor şu sıralar... Çarşı’yla ilgili söylemiyorum bunu. Çarşı adına konuşanlar ne yazık ki yeni iktidar şekillenmeleriyle fazlaca meşguller...
İstemeden de olsa gündemi, yönetimin zaaflarından kendi üzerlerine çekerek hem de... Önümüzdeki haftalarda ayrıntısına gireriz.
Üç gün sonra Portekiz karşısına çıkacak futbolcuların çoğunu da ‘yalnız ve güzel’
insanlar olarak görüyorum. Onları kardeşim gibi seviyorum. Kayıtsız, itirazsız... En başta Nihat ve Hamit, sonra Gökhan, sonra Servet, sonra Tuncay, sonra Mevlut, sonra Hakan
Balta... Orada olmasalar da bir Yıldıray, bir Halil, bir İbrahim Kaş... Gönlüm onlarla.
Ancak bu insanların sırtına ‘vatana ve millete hizmet’ yükünü koyanları, onların sırtından milliyetçi kibir ve körlük körükleyenleri sevmiyorum. Futbol oynamanın vatana hizmetle bir ilgisi yok. Hiç futbol oynanmasa, futbolun ‘f’si olmasa bu ülke daha kötü olmaz, daha iyi de. Daha güçlü olmaz, daha zayıf da... Her vatandaşın başkasının haklarına zarar vermeden yaşaması, insanca hakça bir ülke istemesi, bunun için üstüne düşeni yapmasıdır vatana hizmet... Toplumsal bir vicdana sahip olmak, dolayısıyla hakça bir spor ahlakına sahip olmaktır ülkeyi düşünmek... Yoksa sahada oynanan alt tarafı bir oyun. Bir eğlence. Bugün kazanırsınız, yarın kaybederseniz. Yenilgileri nasıl karşılıyorsunuz? Bu sizi güçlü ya da zayıf yapar. Kazanırken zayıflayabilirsiniz, kaybederken de güçlenebilir.
Bu açıdan baktığımda ulusal takım üzerinden körüklenen milliyetçi kibri sevmiyorum. Her yengiden sonraki tepeden bakmalar haydi neyse de her başarısızlıkta başkalarına saldırmalar çekilir gibi değil. Bu aşağılık kompleksinin bizi götürdüğü yer İsviçre maçı rezaleti... Şimdi bu olayı unutturma temelinde sevgi arayışı var. Oysa bu olayın köklü bir özeleştirisi yapılabilseydi bu ülkede spor ahlakı ve heyecanı çok verimli topraklarda boy atabilirdi... Rakibine tekmeyle dalmış adamları kadroda tutarsanız, tribüne hareket çekmiş futbolcuya kaptanlık verirseniz sonra çocuklara neyi örnek göstereceksiniz? Hakem odasının kapısını tekmeleyenleri korursanız, bundan sonraki maçlarda hakemleri nasıl koruyacaksınız?
Unutmazsak, ödeşirsek, aşarız. Gaza getirilmiş futbolcular adam kovalarken rakiplerini koruyan Hamit gibi, Ergün Pembe gibi sporcuları da mı unutalım. Diyelim bütün bunları unuttuk. Bu, “ben her şart altında doğruyum” tavrı devam ettikçe ilk yenilgide benzer olayların, suçlamaların, herkesi düşman görmelerin hortlamayacağı ne malum? Açıkça ya da üstü örtülü olarak futbolcuların ilahların önüne atılmayacağı ne malum?
Bu yüzden yalnız ve güzel futbolcu kardeşlerim, bir ana gibi bütün esirgeme duygularım sizinle. Sahaya çıktığınızda, sportmenlikten ve takımdaşlıktan ödün vermeden terinizi son damlasına kadar çimlere akıtacağınıza eminim. Böyle oynayın, her maçta yenilin. Siz, bu  ülke vatandaşı olarak benim futbolcularımsınız. Sizi harcatmam.

‘Gittikleri gibi gelirler’ demiyorum
Ancak sizi ‘çocuk’ gören, iktidar ellerinde diye herkesi kendilerine itaat etmek zorunda sayan, sıkıştıklarında ‘milli dava’ sopasına sarılan muktedirler beni temsil etmiyor.
Ülkemi ve ülkemde yaşayanları düşündüğüm için onlarla sorunum var.
Yoksa teknik taktik konular önemli değil. Futbol bu; siz bir şey söylerseniz, başkası
başka bir şey. Her futbol seyircisi bir teknik direktördür sonuçta... Fatih Terim,
başarılı dönemlerine fazla takılıp kendini yenileyemiyordu. Şimdi  günün geçerli 4-3-3 dizilişine dönmüş gözüküyor. “Hamit-Aurelio-Emre orta alanı hiçbir takımda yok” diyor.
Ben de “gerçekten yok” diyorum. Baskı yiyince savunma önünden ayrılmayan, gereksiz faul ve yan pas yapan bir Aurelio... Onun 15-20 metre önünde topları ayağına isteyip ezen ve hep ortaya kaçan, ‘takım ağası’ havalarında bir Emre... Hamit çizgide kalırken sola herhalde boş olan girecek... Böyle soldan açık huni gibi orta alan rakibin atak iştahını kabartır gibi geliyor bana. Ama belli olmaz, maçlar başlar ben haksız çıkabilirim. Zaten başlama düdüğüyle birlikte bütün bunları unutup, o maçın senaryosuna, macerasına bırakırım kendimi. Başka türlü maç izlemenin anlamı ve zevki var mı?
Yine de genel duruma baktığımda, şanslı kuraya karşın Mustafa Kemal’in vecizesinden esinlenerek “gittikleri gibi gelirler” diyebilirim... Ama demiyorum. Çünkü başarısızlık durumunda ulusal takım üzerine yüklenen bütün o milliyetçi fay hattı kırılıp ortalık toza dumana bulanacak. Suçlamalar bıktıracak... Ulusal takım başarılı olsun ki, hezeyanlar sona ersin, kişisel kariyer kaygıları ortadan kalksın. Futbol ve başarı sıradanlaşsın. Esas meselelere yoğunlaşalım.
Futbolcu kardeşlerim imaj tazelemek için yardım şovlarına katılsınlar yine. Elbette
yardım kuruluşları için bir katkı bu. Ancak kendileri dahil binlerce futbolcunun hiçbir iş
güvencesi olmadan top koşturduğunu, örgütsüz çağdaş köleler olduğunu unutmasınlar.
Başarı durumunda prim konuşsunlar ama Milli Takım’daki futbolcuların da sakatlık
tazminatına hakları olduğunu hatırlasınlar.
Bu arada, Türkiye Futbol Federasyonu’nun resmi sitesinde bile bulamadığımız Ana Statü, yani ‘futbolun anayasası’ Genel Kurul’dan formalite icabı gibi sessiz sedasız geçmesin. Tartışılsın, konuşulsun. Tartışırsanız, benimsersiniz. Büyüklerimiz elbette iyi düşünürler ama ülkede ‘yalnız ve güzel’ futbolseverler, futbolcular da var.