Gündüzsüz, tekinsiz, geleceksiz

2004'te oynanan Yunanistan-Türkiye maçında komşu ülkedeydik. Bir gün önceki Ümit Milli maçını Yunan futbolseverlerle birlikte TV'den izledik.

2004'te oynanan Yunanistan-Türkiye maçında komşu ülkedeydik. Bir gün önceki Ümit Milli maçını Yunan futbolseverlerle birlikte TV'den izledik. Bizim 11 numara herkesi büyüledi. Ben "Bakın sizin 10 numara da çok iyi" dedikçe, onlar "Yok yok, sizinki bambaşka" diye karşı çıkıyordu. 11 numaralı futbolcu İbrahim Akın'dı. Gerçekten çok iyi oynamıştı... Sonra ona çalışmayı, özeleştiri yapıp yeniden çalışmayı öğretmek isteyen 'hoca'larını dinlemedi. Milli formayı da, Beşiktaş formasını da yitirdi. Şimdi son şans olarak İstanbul BB forması giyecek. Başkalarının dünyanın en iyi futbolcusu seçildiği 24 yaşında yeni bir başlangıç yapmasını bütün kalbimle diliyorum.
10 numaralı Yunan futbolcu kim miydi? Şu anda Premier Lig'de Manchester City'de forma giyen Yorgos Samaras... İstanbul'daki son Türkiye-Yunanistan maçında ikinci yarı oyuna girmiş ve golün pasını vermişti... Euro 2008'de de gözler onun da üzerinde olacak.
Ağbisine bak...
Yunanistan'da ahım şahım bir futbolcu yetiştirme sistemi olduğunu sanmıyorum. Demek ki genç futbolcular, yeteneklerini geliştirecek, kariyerlerini yönetecek bir kültür ortamı buluyor orada... Bizimkiler ise 'ağbicilik, torpilcilik, cemaatçilik' içinde kaybolup gidiyor. Evet, üç kuruşluk maaşa talim eden altyapı hocaları küçük yaştaki yetenekleri belirlemekte üstlerine düşeni yapıyor. Genç takımlar uluslararası
alanda bayağı iyi sonuçlar alıyor. Ya sonra... Minikler maçında bile prim dağıtan, hakem ayarlayan yöneticiler... Sahada yatan, penaltı arayan, kart isteyen, sahadan çıkınca hocasına bozuk atan, takım arkadaşının sırtından kariyer yapmaya çalışan futbolcular... Onları bu yönde yüreklendiren anne-babalar, ağbiler...
Haber24'ten Gökhan Dinç aylar önce Milan kampında Kaka ile konuşmuştu. Daha 'Dünyada Yılın En İyi Futbolcusu' seçilmemişti genç Brezilyalı. "Bu kadar başarı sende doymuşluk duygusu yarattı mı?" sorusunu şöyle yanıtladı: "Önünde Paolo Maldini gibi bir örnek varken insan nasıl doydum diyebilir"... Bizimkilerin önünde ise kapalı kapılar ardında transfer ve prim pazarlığı yapıp sonra kameralar önünde forma, bayrak öpenler var. Milyonlarca dolar kazanıp da futbolcu hakları ve örgütlenmesi söz konusu olduğunda ortadan toz olanlar var. Kendi kariyerlerini yöneteceklerine mafya şeflerine, cemaatlere, taraftar kliklerine kapılanıp onların gücü ardına saklananlar var. Sahadan alındığında, kadroya giremediğinde, açıkça tavır almak yerine mızmızlananlar var. Takımını yükseltmek, böylece kariyerini geliştirmek yerine ilk eleştiride haksızlığa uğramış pozlara girenler, başkasını suçlayıp ağlaşanlar var. Başarı durumunda bunu futbolun kendi ahlakına ve dinamiklerine değil, damarında akan kana, edilen dualara bağlayanlar var.
Böyle olunca, futbolunun küçüldüğü anlarda Arda Turan, "Dostu düşmanı şimdi anladım" gibi büyük laflar ediyor. Beşiktaş'a gelirken para sarhoşu olan Burak, giderken "Adımız yabancı adı olsaydı böyle olmazdı" diye yakınıyor.
Ancak para hanesinde milyarlar yazsa bile yerli futbolcuların sözleşmelere imza atarken kölelik anlaşmaları imzaladıklarını anlamıyor hâlâ. Yabancı futbolcuların neden garanti paraya, hatta Van Hooijdonk, Anelka, Carlos gibi ünlülerin neden bütün sözleşme bedelini banka garantisine bağlayarak Türkiye'ye geldiğini de. Sonra da, 70 milyonluk bir ülkenin uluslararası takımı neden bizim hiç emek vermediğimiz yurtdışında yetişmiş oyunculardan ve sonradan Türk yapılmış 'dönme', 'devşirme' değil, futbolculardan oluşuyor diye soruyoruz. Devşirme işini Barcelona gibi takımlar yapıyor. 11-12 yaşında belirledikleri yetenekli çocukları, aileleriyle bile sınırlı görüştürerek kendi yatılı eğitim sistemleri
içinde yetiştiriyor, uygun görürlerse 16 yaşından sonra sözleşme öneriyorlar... Biz Carlos'la, Holosko'yla uğraşırken, millet yeni Kaka'lar, Carlos'lar, Holosko'lar keşfedip yetiştirmekte yani. Sonuçta her futbolcu da bir zamanlar çocuktu değil mi?
Düş köyleri boşaltılmasın
Gündüz Tekin Onay'ın tam şimdi aramızdan ayrılması, değerli bir spor adamını yitirmenin ötesinde anlamlar taşıyor. Akıntıya karşı kürek çekmekte inat eden, 'fikri hür, vicdanı hür' sporcular yetiştirmeye önem veren, 'hoca gibi bir hoca'ydı Onay. Van'daki 'Futbol Köyü'nü sadece oraya katılan küçükler değil, orada çalışan psikologlar, pedagoglar bile anlata anlata bitiremiyordu. Riva'yı da 'düş köyü'ne çevirmişti Gündüz Hoca ve ekibi. Grassroots programını göstermelik bir uygulama olmaktan çıkarmışlardı... Sadece düşünmüyor, halı sahalarda iğdiş edilen mahalle futbolu kültürünü çağdaş düzlemlerde sürdürecek çözümler peşinde koşuyorlardı.
Korkarım Gündüz Hoca gibi 'aksi adamlar'ın gitmesiyle birlikte umutlarımızın üstüne karanlık basacak, düş köyleri boşaltılacak, futbol maçlarının yerini tekinsiz hesaplaşmalar alacak... Baksanıza, üç büyüklerin her biri sadece yayın haklarından 23.6 milyon YTL elde ederken, amatör futbola ayrılan paranın bunun yarısından biraz fazla, yani 13.5 milyon YTL olduğunu açıkladı spordan sorumlu bakan (Radikal, 4 Ocak 2008)... Sanki büyük kulüplere futbolcu amatör kulüplerden yetişmeyecek. Yine korkarım bu para da yine büyük kulüplere ya da ülkedeki 4 bine yakın kulübe iane olarak dağıtılacak. Âlicenap muktedirlerin eline bakacak geleceğimiz.
Zaten, böyle sorunlar dururken TBMM, Futbol Federasyonu Genel Kurul oy yapısını, hükümet güdümlü bir federasyonun seçilmesine olanak verecek biçimde değiştiren yasayı çıkarıverdi. Yine güdümlü kulüplerin mahkemeye başvurması sonucu federasyonunun kayyuma bırakılması yoluna gidildi.
Ortada ne bir başkan adayı, ne de bir program var ama görünen o ki futbol federasyonu sonunda hükümetin eline geçecek. Böylece totalitarizmin zaferi ilan edilecek, fethedilmemiş alan kalmayacak. Belediyeleri kullanarak kulüpleri, kulüpleri kullanarak belediyeleri ele geçirebilirsiniz isterseniz. Federasyonu 'ağa' gibi yöneten Ulusoy'un kabahat dosyası pek kabarık ama zaten bunu tartışmanın da anlamı kalmayacak. Bu tarz yasalaşmış oluyor çünkü. Nasıl Ankaragücü 1. Lig'e çıkarıldıysa, nasıl Erciyesspor bir gecede Kayserispor yapıldıysa, maçların sonuçları da 'dost ve kardeş kulüpler' arasında hatır gönül ilişkilerine göre belirlenebilir. Bunun önünde bir engel yok. Kaynakları da öteki kulüplere sadaka olarak dağıtabilirsiniz. Aynen hükümetin yoksulluğu kader kabul eden, yoksulların sadakatini iane, ihsan ve sadakayla kazanma yolunu seçen toplumsal politikası gibi.
Terörist dedirtemezsiniz
O zaman bu köşenin adı neden 'dilenci' diyebilirsiniz tabii. Ben muktedirlerin kapısında değil, stat kapısındayım. Özgür düşünen, özgür oynayan, haklarına sahip çıkan futbolcular diliyorum. Rakibin değerini bilen, kulübüne sahip çıkan, oyunu gönülden yaşayan taraftar, seyirci istiyorum. Temiz umutlarla top peşinde koşanlara, futbol aşkıyla statlara gidenlere açıyorum mendilimi... Gelecek orada. Bana kimse seyirciye
'terörist' dedirtemez. Haftaya...