Hakemin ?i?li ve ?e?li halleri

Ankaraspor Teknik Direktörü Aykut Kocaman, Beşiktaş maçından sonra tepkiliydi. "Beşiktaş, Galatasaray, Ankaraspor galibiyeti önemli değil, önemli olan medeni ve adil...

Ankaraspor Teknik Direktörü Aykut Kocaman, Beşiktaş maçından sonra tepkiliydi. “Beşiktaş, Galatasaray, Ankaraspor galibiyeti önemli değil, önemli olan medeni ve adil şartlarda top oynamak” gibisinden bir şeyler söyledi. Tribünlerden gelen tacizleri
kastediyorsa sonuna kadar haklı.
Tribünler oyuna saygısızlığın, hatta pervasızca müdahalenin alanı olmaya başladı.
Kocaman’ın adil oyuna ve rakibe saygı istemesine sonuna kadar katılıyorum. Herhalde aynı şeyleri, kulübünün, futbolu siyasal nüfuz kavgasına alet eden ve kamu bütçesini kişisel tatmini için pervasızca kullanan ‘fahri başkanı’na ve şehzadelerine söylüyordur mutlaka. Beşiktaş maçının devre arasında hakemin üzerine yürüyüp “Böyle yönetirsen ikinci yarıya çıkmayalım” diye dayılanan ve tribünleri kışkırtan adamlarını da soyunma odasında ‘saygılı
davranmaya’ davet etmiş olmalı.
Ancak Kocaman’ın maçtan sonra tepkisinin hedefi hakem İlker Meral’di.
Hakemi ‘güçlü ve adil’ olmaya davet eden Kocaman, itiraz ettiği noktaların çok açık ve kesin olduğunu düşünmüş olmalı ki, bunları ayrıca belirtmeye gerek görmedi. Aynı
maçı izleyen ben, hakemden şikâyet etme alışkanlığı olmayan Kocaman’dan bu sözleri işitince gerçekten şaşırdım. Devre arasında adamlarını hakemin üzerine yolladığını
görünce şaşkınlığım bir kat daha arttı.
Hakem Meral’in futbol kuralları içindeki sertliklere izin vermesine ve mümkün olduğunca oyunu devam ettirme çabasına mı kızmıştı acaba? Oysa maçı Bünyamin Gezer gibi,
futbolu faul çalma ve kart gösterme oyunu sanan bir hakem yönetmiş olsaydı,
Ankaraspor’lu Hürriyet ve Neca daha ilk yarı kırmızı kartla soyunma odasının yolunu
tutardı. Hakemin üzerine yürüyen yöneticiler ise maazallah nezareti bile boylayabilirdi. 

Maçları hâkimler yönetirse
Kocaman’ın, “Adı üstünde ‘hakem’ adalet dağıtması gerek” anlamındaki sözleri ise çok daha düşündürücü. Çünkü mahkemedeki ‘hâkim’i, futbol sahasındaki ‘hakem’in yerine
koyuyor anladığım kadarıyla.
Ne var canım, birinde ‘e’, ötekinde ‘i’ var demeyin. Bütün mesele burada başlıyor.
Hep yazıyorum. Futbol hakemsiz de oynanabilir. Mahalle maçları gibi...
Yine bir maç, devrelerin başlama ve bitiş düdükleri dışında hiç düdük çalınmadan
da oynanabilir. Teorik olarak mümkün bu.
Hakem nereden çıkmış o zaman? İki takım bir araya gelmiş, futboldan anlayan, sözü de dinlenen birinin hakem olmasını istemiş. Yani, “biz belki maç içinde anlaşamayız, sen gel bize farklı düşündüğümüz yerlerde arabuluculuk, yani hakemlik yap, senin dediğini, katılmasak da kabul edelim” demişler... Kısacası, hakemin ‘suçla’ ya da ‘suçsuzluk’la bir ilgisi yok.
Güvenilir bir arabulucu sadece o.
Futbol öyle bir oyun ki, bazı pozisyonlarda biri öyle, öteki böyle düşünüyor, ikisi de kendince haklı oluyor. Hatta üç farklı yorum da oluyor. İşte o anlarda maçın hakeminin dediğini kabul edeceksiniz.  Hakem hata yapmıyor mu? Yapıyor
tabii. Hatta yapmaması kaçınılmaz bir şey. Futbol saliseler içinde gelişen bir oyun.
Televizyon çıkalı beri hakem hataları
sonradan daha net görülebiliyor. Ancak bu durumda da hakemin kararını kabul edeceksiniz. Doğru karar vermekle adalet dağıtmış, yanlış karar vermekle adaletsizlik yapmış olmuyor hakem. Sonuçta bir oyun bu. Yarın yeniden maç
yapacaksınız. Hakem de sonraki hafta daha az hata yapmaya hazırlayacak kendini.
Ya hakem bu hataları kasıtlı yaparsa? Yani hakem dürüst değilse? O zaman zaten futbolun alanı bitiyor, şikenin ve suçun alanı başlıyor. Böyle adamların yakasına yapışacaksınız. Yok eğer dürüstse hakeminizi koruyacaksınız. Bazı güçlü takımların tepkisini çekti diye bazı hakemlerinize Süper Lig’de görev vermemezlik etmeyeceksiniz. Güçlü takımlar istemiyor diye bazı hakemlerinizi o takımın maçlarına tayin etmekten kaçmayacaksınız. Böyle yaparsanız dürüstlüğü siz tartışılır hale getirirsiniz. “Ben de aforoz edilirim” kaygısını yaşayan bir hakem doğru dürüst maç yönetebilir mi?
Dönelim hakime... O hata yapamaz işte. Tamam yasalar her zaman adil olmayabilir ama mahkemedeki hâkim, eğer sıkıyönetim mahkemeleri gibi siyasal bir
iradenin emrinde değilse, yasalara göre adalet dağıtmalı. Bu yüzden adaleti simgeleyen
kadının bir elinde terazi var. Mahkemede, olayı enine boyuna araştırma, yani ‘karara
varana kadar pozisyonları tekrar tekrar oynatma’ şansına sahip hâkim.
Adalet simgesinin öteki elinde ise kılıç var. Çünkü bir kere hüküm verildiği zaman
o karar kılıç gibi kesiyor. Geriye dönüş yok.
Bu yüzden birçok hukuk sisteminde bir üst mahkemeye itiraz mekanizması konmuş.
Kısacası ‘hukuk’ oyun değil.  Yargı kararı bir insanın, bir zümrenin, zaman zaman da bir toplumun kaderini geri dönülmez bir biçimde etkiliyor. Menderes’leri, Deniz Gezmiş’leri, Erdal Erenler’i astıktan sonra geri getiremiyorsunuz.

Hatasız hakem olmaz
Futbolcular nasıl hata yapıyorsa hakem de hata yapar. Yapar da her pozisyonda hata yapan biri hakem olur mu? İşte mesele burada. Özellikle üst düzey maçlarda görev alacaksanız bir kere oyunu mümkün olduğunca kesmeden yöneteceksiniz. Sarı kartlarınızı
bile oyun bir şekilde durduktan sonra göstereceksiniz. Çünkü futbol daha düzgün, daha rahat oynansın diye para veriyorlar size. Oyunu kesip, durdurun diye değil. İnsanlara hakem izlemek için gelmiyor maça. Ne kadar az fark edilirseniz o kadar başarılısınız.
Nasıl üst düzey bir takımda oynamak için yeteneğe, futbol kültürüne, tekniğe ve fizik
güce sahip olmanız gerekiyorsa hakem olmak için de hakemlik yeteneğine, sezgisine sahip olacaksınız. Futbol ve yarışma kültürünüz olacak. Çalışacak ve formda olacaksınız.
İngiltere, İspanya, İtalya gibi ülkelerin eğitim programlarına bakın. Hep ‘daha iyi futbol’ amacını görürsüz. Bir de hakemlerin kararlarında standart ve eşlik arayışını...
Biz ise memleketteki egemen hukuğu ve yasaları sivil haklar ve özgürlükler açısından tartışmadıkça adaleti başka yerlerde, futbol sahalarında arıyoruz. Bununla kalmayıp, otoritesini her türlü hukuğun üzerinde tutan muktedirlerin gazına gelip otoriteye tapıyor, ondan kendimize pay çıkarmaya çalışıyoruz.
Elâlem ‘otoriter devlet’ten ‘hakem devlet’e geçmeyi tartışırken biz hakemi de bir mutlak otoriteye çevirdik. Faul çalan, kart gösteren ‘futbol karşıtı’ hakemler ‘otoriter’
diye el üstünde tutuluyor. Kartlarını mecbur kalınca, o zaman da korkmadan çıkaran,
oyunu sürdürmeye özen gösteren ‘futbol yanlısı’ hakemler çoluk çocuk oluyor.
Maçta bütün kararları hakem varmiyor mu? Veriyor. Bir karar kural yanlış
uygulandığı için ‘hatalı’ olmuyor mu?
Oluyor. Böyle değilmiş gibi ‘hakem hatası-kural hatası’ gibi saçmalıklar icat ettik. ‘Her kart isteyene kart gösterilir’ gibi bir abukluğun esiri olduk. Bir futbolcu başparmağı ile işaret parmağını birleştiriyor, kırk ‘akıllı’ ellerinde büyüteç ‘hani kart’ diye hafiyelik yapıyor.
Hakeme olmayan otoriteler yükleyerek onun üzerinde otorite kuruyoruz aklımız sıra. Topa dokunmayan oyuncu, sahadaki takımına güvenemeyip saha dışından dolanıp puan almaya
çalışan yönetici, bugünküleri kıskanan ‘eski hakem/futbolcu/hoca yorumcu’, hakemi kartlarından ve tek tek kararlarından asıyor. Hakemi etki altına almaya ve onun üzerinde bir tür otorite kurmaya çalışıyor. Olmadık ayrımlar yaratarak sahada bitmiş maçı masa başı
numaralarla yeniden oynatıyoruz.
Ben hakemin de zeki, çevik ve ahlaklısını seviyorum. Yani, az düdük çalan, futbolsevere saygı duyan ve futboldan zevk alanını...
Var mı böyle hakem? İşte İlker Meral...
İşte Trabzonspor-Kocaelispor maçındaki yönetimiyle Deniz Çoban.