Hem küpeli, hem barışçı, hem de bilgili

Hırvatistan ev sahibi Avusturya?nın seri başı olduğu göreli zayıf gruptan 9 tam puanla çıktı. Genelde Hollanda?nın gölgesinde kaldılar ama en az ?portakaliler?...

Hırvatistan ev sahibi Avusturya’nın seri başı olduğu göreli zayıf gruptan 9 tam
puanla çıktı. Genelde Hollanda’nın gölgesinde kaldılar ama en az ‘portakaliler’
kadar derli toplu ve çağdaş bir top oynadılar.
İlk maçta Avusturya’ya karşı dikkatliydiler; kazaya uğramak istemediler. Almanya karşısında tam kapasiteye çıkıp futbol resitali sundular. Polonya karşısında ise 9 yeni isimle aynı futbolun daha düz bir versiyonunu sahaya yansıttılar.
Üç maçta da değişmeyen yanları oyunun egemenliğini hiçbir zaman ellerinden kaçırmamaları... Oyuncu değişirken bile tempoyu ayarlıyorlar. Portekiz, İspanya ve Hollanda gibi ‘düzenli kaos’ takımlarından biri de onlar.
Kendi alanlarında rakibi karşılamaktan çekinmiyorlar. Yakın kademelerle ve ikili baskıyla karşı takımı oyundan düşürüyorlar. Almanya’yı bıktırdılar... Topu kaptıkları anda ve yerde ise golü düşünüyorlar. Hem de dikine ve mümkün olduğunca çabuk. Eski deyimle yelpaze gibi açılıyorlar. Almanya her atak girişiminde kendi kalesinde karşı atak gördü. Hırvat oyuncular bu pozisyonlarda hamle üstünlüğünü ele geçirdi ve rakipten önce topa dokunup golleri attı.
Almanya’da yetişmiş Robert Kovaç ile Almanya’da oynayan Simuniç savunmanın göbeğinde uyumlu... Önlerindeki Niko Kovaç ile oluşturdukları üçgen duruma göre büyüyor ama zor bozuluyor. 10 numara giyen Niko, klasik ‘oyunkurucu’ kavramıyla alay eder gibi. Çünkü takımını ve atakları kendi alanından yönetiyor. Hırvatistan’ın sinir merkezi burası.
Bu üçlü dışındaki herkes topun durumuna göre sahanın her yerinde oynayabiliyor. Sağda Korluka ve Srna değişerek bindiriyor. Solda ise arkada Pranjiç ve önde Rakitiç başlıyor ama değişerek geldiklerinde hızlarına dayanılmıyor. 2006, Grosso, Lahm gibi solbeklerin yıldızının parladığı bir turnuvaydı. 2008, inatçı ve ele avuca sığmaz Pranjiç’in turnuvası bence.
Bunun dışında ne denebilir ki...
Oliç  karşı kaleye biraz daha yakın, Krancjar geniş bir yay üzerinde daha atağa dönük. Modriç, fiziği, stili ve 14 numaralı formasıyla ‘küçük Cruyff’... Bir Niko Kovaç’ın, bir Oliç’in yanında. Kısaca her yerde.
Bundesliga, Premier League ve Seria A karması gibi gözüken Hırvatistan’ın dizilişini yazmak zor. 4-1-3-2 diyebilirsiniz, 4-3-3 de, 4-1-4-1 de, hatta 4-6 da... Valla garip olacak ama bana 2-3-5 gibi gözüküyorlar atakta. Savunmada  4-5-1... Yani bir dizilişe sokulmayacak kadar değişkenler. Uzun pas, kısa pas, adam eksiltme, çalım gibi becerileri yerinde seçimlerle kullanıyorlar. Bir de kaleye görünce vuruyorlar. Simiç gibi bir Milan’lı, Klasniç gibi bir Bundesliga golcüsü ilk 11’e giremiyor. Biliyorsunuz bir de 16 yaşında Dinamo Zagreb’e getirilen ‘devşirme’ (dönme değil), Eduardo’ları sakatlık yüzünden yok.
Hırvat ‘organize kaos’unun mimari Euro 96’nın karizmatik savunmacısı Slaven Biliç... Adam hem hukukçu hem müzikçi... Bir
orkestra şefi gibi uyumlu yönetiyor takımını... Yavaşlarken de uyumlu, hızlanırken de. Bunu elde ettiğinde bu kez bir ‘rockçı’ gibi serbest bırakıyor ‘player’larını... Sonuç: Düzenden öte sürekli doğaçlama. Bu yanıyla ‘yeni Mourinho’ dense yeri Biliç’e... Üstelik ‘kulağı küpeli’ ve barışçı. Bu yüzden sempatik bir adam. “Takımın olsa çekinmeden veririm” misali...
Şimdi bu Biliç Türkiye maçı için taktik tahtasına “85. dakikadan önce gol atanın ayağını kırarım. Kaleyi ardına kadar açsalar atmayacaksınız” yazsa hiç şaşırmam. Bir de kaleci Pletikosa’ya sıkı bir karşı büyü yaptırmalarında fayda var. Kimse bilmez, bir zamanlar neredeyse Beşiktaş formasını giyecek olan Pletikosa turnuvanın en iyi kalecilerinden zira. Bütün Beşiktaşlıların çok sevdiği Mrmiç takımın kaleci antrenörü... Ben dahil bir kısım Beşiktaşlının ise adamlığına hayran olduğu Runje ikinci kaleci. Onlar nazar işlerine aşinadır ne de olsa.