?Ne kork, ne bekle?

?Öyle ?yazarımız tatilde? falan olmaz, zaten haftada bir yazıyorsun, bir yerlerden yolla" dedi Uğur Vardan.

‘Öyle ‘yazarımız tatilde’ falan olmaz, zaten haftada bir yazıyorsun, bir yerlerden yolla” dedi Uğur Vardan. Ben de Ege’nin öte kıyısına yakın bir yerden yazıyorum. Başka zaman olsa kaytarırdım ama 1908 Hürriyet Devrimi’nin tamı tamına 100. yılında yazı yazmamak olmazdı zaten.
Şimdi 1982 yazı aklıma geliyor. O muhteşem Dünya Kupası’nı da böyle bir yerde izlemiştim. “Gerekirse karşı kıyıya atarız kapağı” kaygısıyla... 12 Eylül’ün ‘insan avı’ sürüyordu...
Şimdi öyle bir kaygım yok... Bazıları ‘korku toplumu’na döndük diyor ama ülke gündemi beni sadece heyecanlandırıyor. Neden korkuyorlar anlamıyorum. Otoritenin ve demokrasinin somut ve derinden tartışıldığı başka bir dönem var mı? Bu konular böylesine gündelikleştirmeden 12 Eylül otoriter kafasını ve anayasasını aşmak mümkün mü?
Lâfta ve teoride kalamıyoruz, gündelik düşüncemizi ve hayatımızı  da süzgeçten geçiriyoruz böyle günlerde. Tavrımızı açıklıyor, bir bakıma ele veriyoruz... Büyük bir gazetenin genel yayın yönetmeni “Telefonlarım 20 yıldır dinleniyor” diyor örneğin. Ne genişlik! Telefonlarınız 20 yıldır dinleniyor ve siz hiçbir şey yapmadan kabulleniyorsunuz bunu. Ülkede otoritenin çok kolay telefon dinlemesine, bunları her yere sızdırmasına bu kadar kolay “Eyvallah” denebilir mi? O zaman Cumhurbaşkanı’ndan amele Aptullah’a kadar herkesin telefonları dinlensin. Bunlar özel bir gazete, televizyon ve internet sitesinde yayınlansın. Biz de bilelim kimin ‘dolu’ kimin ‘boş’ konuştuğunu...
Bu ortamda bir kesim ‘opinionmaker’ Avrupa Kupası’nı şiddetle özlüyor. “Ah ne güzeldi, milli formayı giymiş, bayrakları sallamıştık, her şeyi unutmuştuk” diyor... Haftada bir yazınca insanın içinde kalıyor. Futbol ülke siyasetini fena halde yeniden üretiyor. “Futbolla siyaseti unuttuk” demek de düpedüz siyaset.
Şu ‘milli uyanış’a değineyim geçerken... O Avrupa Şampiyonu İspanya’da, kimliği anayasal  güvence altına alınmış dört ayrı etnik kökenden futbolcu oynadı ne haber?  Kupa törenine Bask ve Katalan  bayrağıyla çıkan futbolcular vardı... Üstelik her gün de Avrupa Kupası oynayamayız ki beyler. Her turnuvada da ulusal takım son saniye golleriyle yarı finale çıkamaz ki... Haa, böylesi daha da hayırlı olabilir belki. Her ay Uluslararası turnuva oynansa bu iş sıradanlaşır, geriye sadece futbolun heyecanı kalır. 

‘Özgürlük’ün adı bugün hürriyet
Ben gene içinde bulunduğumuz günlere döneyim... Otoritenin tartışılmasından
korkmak ne demek, sonuna kadar gidilmesinden yanayım. Elbette kişi haklarının ve özgürlüklerinin ihlaline de  aynı şiddette karşıyım. Hapiste çürüyen, sorgularda hakları çiğnenen, hakkında haberler sızdırılan herkes için...
Kendisine karşı yapılan müdahaleleri araştırmaktan bile çekinen, yüzde 60’ını
oluşturan iki partinin kapatılmasına ses çıkarmayan, yarın bir darbede kapısına kendi elleriyle kilit vuracak olan Meclis’i, meclise rağmen savunmak zorundayım.
Seçim hesaplarına bağlı bir iki konu dışında ’82 Anayasası’yla meselesi olmayan, DTP’nin kapatılmasına içten içe sevinen ve işi dar bir devlet içi iktidar sorununa dönüştüren AKP’ye rağmen bu partinin kapatılmasına karşı çıkıyorum.
Çünkü ‘bu güzel ve yalnız ülke’ öyle kolayca bir baskı rejiminden başka bir baskı rejimine sürüklenebilecek bir ülke değil. Bu ülkede bir Saddam çıkmaz. Bir Humeyni de...
Çünkü bu ülkenin tarihinde nice canlara mal olmuş özgürlük ve demokrasi mücadelesi var. Bu mücadeleler sayesinde ki, bir dönem Saddam’ın yaptığı gibi parayla ‘sporcuları’ Bağdat’a toplayıp yalancı ‘dünya şampiyonları’ çıkartamıyorsunuz. Gidip o alanlarda dünyayla eşit koşullarda yarışmak zorundasınız. Futbolda, baskette olduğu gibi demokraside de...
Çünkü bugün Hürriyet Devrimi’nin 100. yılını yaşıyoruz. 1930’lara kadar kutlanan, sonra tek parti otoriter rejimine fazla ‘hür’ ve ağır gelip unutturulan 23 Temmuz Hürriyet Bayramı’nın üzerinden tam 100 yıl geçmiş. Yüz yıldır bu ülkede hürriyet ve otorite çatışma içinde.
Olayların seyri çok tartışılabilir tabii ama 1908 Devrimi, Türk, Kürt, Ermeni, Çerkes, Müslüman, Hristiyan, Şeriatçı, Komünist bütün topluluklara örgütlenme hürriyeti getirdi. Kadın hareketi gelişti, grev dalgası patladı.
1909’da önemli değişikliklerle kabul edilen Anayasa, bu topraklar üzerinde Meclis’in yaptığı ilk Anayasa... 1921 ve 1924 Anayasa’ları onun uzantısı... 1924’ten sonra Meclis’e karşı yapılmış darbelerin Anayasa’larıyla yönetiliyoruz. Her darbede mecliste oturanlar kapıyı kapatıp usulca kaçıyor. Oysa 18 Mart 1920’de İngilizler İstanbul’u işgal ettiğinde son Meclis Misak-ı Milli’yi ilan edip kendini kapatacak, Padişah’ın feshetmesi üzerine 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanacaktı. Halktan başka dayanacak gücü olmadan ve ‘kriz çıkar’ diye korkmadan.
Bugünkü büyük spor kulüplerimizi de 1908’e borçluyuz. Evet, üç büyükler bu tarihten önce kurulmuştu ama daha çok birer arkadaş çevresi gibiydi. Asıl 1908’in getirdiği örgütlenme hürriyetiyle kurumsal kimliğe kavuştular. Beyoğlu Mutasarrıfı Muhittin Bey’in teşvikiyle Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü, 13 Ocak 1910 tarihinde tescil edilen ilk Türk spor kulübü oldu... Kulübün adındaki ‘Osmanlı’ sözcüğü, değişik etnik kökenden ve inançtan insanları birleştirecek bir üst kimliği işaret ediyordu.
Hürriyet süreci, 23 Ocak 1913’te, İttihat Terakki’nin otoriter cuntasından Enver Paşa’nın  Babıâli’yi, yani hükümeti basmasıyla tam tersine dönecekti. Bu ilk darbenin Paşaları, o zamanki Trablusgarp ve Balkan savaşlarından güç alıyordu. Zaten ülkeyi de 1. Dünya Savaşı’na götüreceklerdi... Aynen yakın tarihimizde de darbecilerin bütün gücünü, savaş durumunun sürekli canlı tutulduğu Kıbrıs’tan ve sonra Güneydoğu’dan almaları gibi...
1913’ten sonra ‘darbeci Paşalar’, ırkçı Türklük ideolojisinin uzantısı olarak spor kulüpleri kurdu. Bu kulüplere ayrıcalıklar tanındı. Üç dört kuşak vatan evladını cephelerde kırdıran Talat Paşa, kendi kurduğu Altınordu’da oynayan futbolculara askerliklerini İstanbul’da yapma hakkı verdi.
Sonraları Cumhuriyet’in tek parti rejimi, yozlaşmış saydığı üç büyüklerden ayarttığı futbolcularla Güneşspor’u kurduracak, garip averaj hesaplarıyla bu takımı şampiyon ilan edecekti. Ne gariptir, devletin terkettiği bu takımın adı 1970’lerde sıkça ‘şike’yle birlikte anılacaktı! Ülkeyi ‘halka rağmen yönetenlerin’ futboldaki son büyük marifeti 12 Eylül’de Ankaragücü’nün ‘konsey kararı’yla hak etmeden Birinci Lig’e çıkartılması oldu.

Caravaggio’nun bıçağı
İşte böyle... Yaşadıkça insanın kendi tarihi ülke tarihleriyle kesişiyor. Bu tarihler hayatımızın her alanından, futboldan da geçiyor. 23 Temmuz, 23 Nisan, 15-16 Haziran benim tarihlerim. 23 Ocak, 27 Mayıs, 12 Eylül ve onun küçük uzantıları onların tarihi... Hürriyet ve isdibdat arasındaki kavga yeni tarihler üreterek sürecek.
Derek Jarman’ın ‘Caravaggio’ filminde ressamın bir bıçağı vardı. Üzerinde ‘Ne Kork Ne de (başkasından bir şey) Bekle’ yazıyordu... Mücadeleye devam. Hürriyet Bayramı’mız kutlu olsun.