Oh be Denizli varmış, Wenger varmış

Türkiye-Bosna Hersek maçında Sabri sağ bekte oynadı, maçın kaderini belirleyen adam oldu... Gençlerbirliği-Beşiktaş maçında Tello ileride serbest forvet olarak oynadı, ilk 15...

Türkiye-Bosna Hersek maçında Sabri sağ bekte oynadı, maçın kaderini belirleyen adam oldu... Gençlerbirliği-Beşiktaş maçında Tello ileride serbest forvet olarak oynadı, ilk 15 dakikada skorun 3-0 olmasında büyük katkısı oldu. Ya tersi olsaydı. Türkiye sağ kanadından goller yeseydi, savunma özelliği zayıf olan Sabri’yi sağ beke koymakla eleştirilecekti Terim. Tello topları ezseydi, Denizli fantezi peşinde koştuğu için yerden yere vurulacaktı.

Denizli kafaları karıştırır
Futbol böyle bir şey işte... Maçın başlama düdüğü öncesinde ne deseniz boş. Her 90 küsur dakika kendi senaryosunu yazıyor ve siz bu oyundan zevk alıyorsanız, o senaryonun belirsiz dehlizlerinde yol alacak kadar cesur olmalısınız. Bu bakımdan Terim’in Avrupa Şampiyonası’nda, Çek Cumhuriyeti maçından sonra, yorumculara yaptığı “Yazılarınız çöpe attırdığımız için özür dileriz” şeklindeki hoş esprisi bir gerçeği işaret ediyor... Maç her anıyla
sizin yargılarınızı parçalayarak, yeni soru işaretleri yaratarak gelişir.
Kafanızda zaten oluşmuş yargılar varsa maçı analitik gözle izlemenize gerek yok.  Sadece yargılarınıza uydurmak için bakın yeter. Maç bittikten sonra ‘o oynasaydı, bu oynamasıydı, şöyle olurdu, böyle olurdu’ diye hiçbir zaman doğrulanma şansı olmayan hükümler kesebilirsiniz. Böylelerine en iyi yanıtı Gerets vermişti bir zamanlar: “Bu eleştirilen şeyleri maçtan sonra ben de görüyorum zaten. Bütün mesele maç öncesinde görebilmek!”
Lâf aramızda bu ‘takım yapıcılar’a kalsa takımların her maça 12-13 kişi çıkması gerek. O zaman bile altı yedi sıfır yenilmeyeceklerinin garantisi yok. Takım yapıcılığının sonraki kademesinde kalıplar üzerinden tartışanlar, ‘klişeciler’ var. Birkaç sezondur bayıldığımız ikilemler şunlar:  “Tek önliberoyla mı, çift önlibero ile oynamalı”, “Tek forvetle mi, çift forvetle mi”?, “Tek mi çift mi” derken ülke futbolunu geriye doğru çağ atlıyor, mühim değil...
Neyse Mustafa Denizli Beşiktaş’ın başına geçti ve Gençlerbirliği karşısına öyle bir anlayışla çıktı ki ‘oh be’ dedim. Belki de uzun bir süre kulübe dışında kalmanın ama futbolun dışında kalmamanın birikimiyle bütün aykırılıklarını sahaya döktü Denizli. 15 dakikalığına da olsa klişelerin yerle bir olmasını, moda deyimle ezberlerin bozulmasına tanık oldum.
Bizde pek çağdışı bulunan ‘üç stoperli savunma’yla başladı oyuna Denizli. Ancak top Beşiktaş’a geçtiğinde Sivok orta alana atlıyordu. Forvetteki üçlü sürekli yer değiştiriyor ve savunma aralarına dalıyordu. Delgado da onları dörtlüyordu.
2-4-4 gibi gözüküyorlardı atakta.
Savunmada ise Üzülmez ve Kurtuluş arkayı beşliyordu. Savunma hattının önüne, Nobre hariç herkesin çekilmesi gerekiyordu. 5-4-1 gibi yani... Kapılan toplar evelenmeden gevelenmeden dikine forvetlerin koşu yoluna atılmalıydı... Dinamik, riskli ama kazanmaya yönelik bir anlayıştı bu.
Beşiktaş bundan sonra ne yapar? 15 dakikalık oyunu bütüne yayabilir mi? Her rakip onlara boş alan bırakır mı? Bilemem... Bu takım ‘gol yiyoruz’ korkusuyla kuruldu. Yönetim neredeyse her yenilen golden sonra hoca değiştirecekti. Gol yememeye öncelik vermenin öteki adı kümede kalmak. Böyle ne şampiyon olursunuz ne de Avrupa’da oynarsınız. Metalist yenilgisinin ardında gol yeme korkusu vardı.
Şurası açık ki Denizli’nin Beşiktaş’ı gol atacak. Ama yiyecek de. Türkiye liginde Gençler gibi takımlar geçilir ama kazanmaya hevesli takımlara karşı ne yapılır, göreceğiz. Avrupa’da ne yapılır, onu bu yıl hiç bilemeyeceğiz. Bir tarafta da 100 milyon dolara varan bir borç. İpotek altındaki gelirler... Ne için? Bütçenizin onda biri kadar Gençler’i yenmek için. Bu hesabı Beşiktaşlılar yapar belki.

Wenger uzaydan gelir
Denizli’nin kırdığı ‘tek mi, çift mi’ kalıplarını Arsenal’in hocası Arsene Wenger’e sorsanız, Çince’den daha yabancı bir dil gibi gelirdi adama herhalde. Birçok kişi salı akşamı
Van Persie’yi yedekte görünce Saraçoğlu’na çıkan Arsenal’i ‘tek forvetli’ sandı. Oysa çoğu kez böyle oynuyordu Wenger. Adebayor’un yanına Diaby gibi orta saha oyuncularını, Walcott ve Nasri gibi hızlı forvetleri sokuyordu. Derin toplarla bu adamları kaçırıyorlardı.
O olmazsa kanat bekleri de devreye sokarak 8 kişiyle karşı kaleyi ablukaya alıyorlardı. Basketboldaki gibi. Savunması sallandığından, tempoyu düşürüp olağan ritimlerinin çok altında oynadı Arsenal.
Buna karşın çağdaş futboldan sahneler sunarak bu sayfalarda yazdıklarıma destek çıktılar.
‘Çözüm sıfır ön libero’ diyordum. “Ön libero saçmalığı futbolu öldürüyor. Orta alan oyuncularını ‘defansif’ ve ‘ofansif’ diye bölerseniz geçmiş olsun” diyordum. İşte Fener’de Maldonado ve Selçuk defansif, Alex ve Uğur ve hatta Semih ofansif oynadı, ne oldu? Orta alan kabak gibi yarıldı. Arsenal’de ise Fabregas, Denilson, Diaby ve hatta Walcott aynı anda hem defansif, hem de ofansif görevdeydi. Bu değişkenliğe uyamadığı için Nasri kesik yiyebilir.
“Bir iki forvet yetmez, üç, dört, beş olsun” diyordum. Kazanmak için kalecinizi bile atağa sokmanız gerekiyordu. Salı gecesi bunu her iki yarının sonlarında gördük Arsenal’de. Gözü kapalı orta yapmadılar, basketteki gibi ısrarla top çevirip boşa adam çıkardılar. Bakınız: Ramsey golü...

Biz ağlaşırız
Elbette yarın bir hoca çıkacak, akla gelmedik işler yapacak, sonuç alacak ve  kafamız yine karışacak. Ancak futbol oynandıkça işin özü pek değişmeyecek. Oyunun inisiyatifini ele almak ve sonuca gitmek için değişken ve hızlı olacaksın. Bunun için çok yönlü oyuncuların olacak. Fizik ve teknik kapasiteleri yüksek olacak. Bunun için altyapı dahil  bütün ‘takım’larınca kavranmış, çalışılmış bir oyun anlayışın ve uyumun olacak. Yani taktik ve mental kondisyonun yüksek olacak. Bunun için, sistemine göre oyuncu arayacak, transfer edecek ve yetiştireceksin. Hocanla uzun vadeli çalışacaksın. Elbette bunlar “futbolu bilmeyenler” için. Bizde nasıl olsa başkanlar tükürük yarışı için pahalı transferler yapar, merkezi medya manşetleri patlatır, ‘tek mi çift mi olsun’ 
bestesi çalar, ‘hoca gitsin’ nakaratı başlar... Ve hepimiz ağlaşırız.