Özür dilemek karizmayı çizer mi?

Biliyorsunuz, Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim ile spor yazarı Osman Tamburacı arasındaki özel telefon konuşması basına yansıdı. Küfürlü bir konuşma olduğu için de...

Biliyorsunuz, Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim ile spor yazarı Osman Tamburacı arasındaki özel telefon konuşması basına yansıdı. Küfürlü bir konuşma olduğu için de epey gürültü kopardı.  “Bu konu soğudu” diyeceksiniz. Üzerine birkaç lâf etmek için soğuması gerek belki.
Baştan ve kesin biçimde söyleyeyim. Bu konuşmayı Terim ve Tamburacı kamusal kimlikleriyle, üçüncü kişilerin önünde yapmıyor... Belli ki bir tanışıklıkları, ilişkileri var. İki tanıdık olarak böyle özel bir konuşma yapıyorlar... Birincisi, bu özel konuşmanın başkalarına dinletilmesi hoş değil. İkincisi, Yalçın Doğan’ın konuşmayı, iki tarafa da sormadan gazetesinde yazması hoş değil. Hem de bizzat gazetecilerin ‘masakulak’lara ateş püskürdüğü, özel konuşmaların basına yansımasından yakındığı bir dönemde.
Özel hukukumuz olan insanlarla konuşmalarımızda neler diyoruz neler... Bunlardan başkalarına ne? Zaten küfür beni etkilemez.  Beni acıtan şey yalan, aldatılmak; yani sahtekârlık.  Katlanamadığım başka bir şey de birilerinin elindeki güce dayanarak benim nasıl düşüneceğime, davranacağıma karar vermesi... Baskı altına alınmak...
Borç tespiti var, ödeme yok
Yine biliyorsunuz, Türkiye Dünya Kupası eleme maçında Belçika’yla karşılaştı. Maç sonunda Fatih Terim ile Belçika’nın hocası Rene Vandereycken arasında olaylar yaşandı. Hocalar birbirlerine bağırıp çağırdılar, hareket çektiler. İşte bu özel konuşmadan farklı olarak kamusal alanda, kamusal kimlikli kişiler arasında cereyan etmiş bir hadise.
Tamam, bir yere kadar futbolda böyle şeyler oluyor diyebilirdim. Beni asıl Terim’in bu olayı karşılaması rahatsız etti.  Terim, konuya ilişkin açıklamasında, “Şartlar ne olursa olsun antrenörlük kariyeri çok küçük olan birinin tahriklerine kapılmamalıydım” diyordu... Aynı işi yaptığı, çoğu kez aynı kaderi paylaştığı bir meslektaşına yaklaşımındaki aşağılamaya bakın. “Kimsin ki sen” tepeden bakışının şık bir versiyonu... O Vandereycken’in futbolcu olarak Belçika’yla Avrupa Kupası finali oynadığını, finalde gol attığını bir yana bırakalım... Demek ki daha kariyerli bir hoca, meselâ ileride oynayacağımız İspanya’nın başında bulunan Del Bosque tahrikte bulunursa, Terim bunları kapılmaya değer bulacak.
Terim Milan’ın başına geçene kadar kariyerinde hep çalışarak, başkalarından öğrenerek yükseldi. Anlaşılıyor ki Milan’dan sonra ‘kariyerli adam’ imajının esiri olmuş. “Kitabımda kaybetmek yazmaz” dediği için artık her kaybettiğinde başkalarına sarıyor. Kazanınca da bunu bir intikam, bir hesap sorma vesilesi yapıyor.
Kendi sahasında berabere kaldığı Belçika maçında hakeme saracak hali yoktu çünkü Türkiye lehine kolay bir penaltı çalmıştı Fransız hakem. Rakip takımın hocasının tahrikleri imdada yetişiverdi.
Oysa en başta rakip takımın hocasından özür dilemeliydi Terim açıklamasında. “Kariyerinin başında olan meslektaşıma karşı kırıcı ve agresif davrandım, ondan özür dilemeliyim” demeliydi. Çünkü birinci derecede Vandereycken’i ilgilendiriyordu olaylar. O zaman kamuoyu da Terim’i takdir ederdi. Çünkü büyürken küçülmesini bilirseniz, alçakgönüllülük gösterdiğinizde büyürsünüz.
Aslında pek alışık olmadıkları için olsa gerek, bizimki dahil birçok gazete, “Terim Özür diledi” diye manşete çıkardı Terim’in açıklamalarını. Oysa açıklamaya bakıyorsunuz “Şunlara, şunlara özür borcum var” diyor. “Özür diliyorum” demiyor. Yani borç kabulü var ama ödeme yok. “Kariyerin yeterli mi?” Borç ödemek için buna bakacak herhalde.
Sonuçta karşımızda sizin, benim gibi bir insan yok. Bir omzunda UEFA Kupası, bir omzunda Avrupa Uluslar Üçüncülüğü apoleti olan kariyeri yüksek biri var. Bir otorite, bir muktedir var. Kendisini nasıl göreceğimizi, hakkında nasıl yazacağımızı, ne düşüneceğimizi o bize söylüyor.
Haksızlık da etmeyeyim. “En sonunda kendime özür borçluyum” diyor Terim açıklamasında. Düzünden “özeleştiri yapıyorum” diyeceğine, kişiliğini bölüyor. Olmak istediği olgun ve her maçta kendini yenileyen Terim’i başkası gibi gösteriyor. Kariyer üniformasını giymiş Terim, bu insanî Terim’e özür borcu olduğunu söylüyor. Çünkü ‘kariyeri belli’ Terim zaman zaman tahriklere kapılabilir ama yanılmaz, zaaf göstermez.

Kariyerlilerin rütbe silsilesi
Aslına bakarsanız konuştuğumuz şey futbol diye bir oyun. Olsa da olur, olmasa da. Bugün kazanırsınız, yarın hiç önemi kalmaz bunun.
Hele ulusal takımlar... Gittikçe ulusal takımdan başka her şeye benziyorlar.
Ne ki muktedirler Milli Takım’da oynamayı, Milli Takım’ı yönetmeyi büyük vatan hizmeti gibi gösteriyorlar. Milli takım üzerinden dokunulmazlık elde ediyorlar... Belçika maçından hemen sonra Milli Takımlar Sorumlusu, alelacele “FIFA, Terim hakkında soruşturma açmayacak” diye müjde veriyor. Bu ülkenin bir futbolseveri olarak ben FIFA’yla ilgilenmiyorum ki! “Benim federasyonum ne soruşturma açıyor”, bununla ilgileniyorum.
Ardından Başbakan Erdoğan devreye giriyor. “Eleştiriler kaldırılamayacak düzeye varırsa içimizden yetişmiş teknik adam, futbol topunu koşturacak futbolcu bulamayız” diyor... Bu ülkenin çocuklarının yarısı, yani kızlarımız sporun dışında tutuluyor. Futbol oynamaya hevesli çocuklarımız temel olanaklardan yoksun. Profesyonel kulüpler lisans parası ödeyemiyor, sahaya çıkamıyor. Futbolcular birer çağdaş köle. Milli Takım’da Avrupa’da yetişmiş, bir gıdım emeğimiz olmayan futbolcular oynuyor. Bir kısmı milli takımdaki ‘höt, zöt’ ortamından kaçmış... Ah o eleştirileriniz yok mu! Hep onların yüzünden.
Başbakan’ın devreye girmesiyle otoritenin rütbe silsilesi tamamlanıyor.
İsviçre maçında rakiplerine saldıran Emre Belozoğlu, FIFA’nın verdiği ceza sonunda ödül gibi Milli Takım’a alınıyor ve kaptan yapılıyorsa ve tribüne yaptığı harekete rağmen ona dokunulmuyorsa sorun Emre değil, onu orada tutan Terim artık.
Başarısızlıkta başkasına saran, başarıda intikamcılık yapan Terim milli takımımın
başındaysa sorun Terim değil, Türkiye Futbol Federasyonu artık.
Ülke gençlerinin önünü açmakla yükümlü Federasyon olayların üzerine gidemiyorsa ve bizzat Başbakan tarafından korunuyorsa sorun federasyon değil hükümet artık.

Sizli bizli konuşmalar
Bu muktedirler silsilesi kendilerinden bahsederken hep birinci çoğul şahısta, ‘biz’ diyerek konuşuyor. Aslında bizim adımıza onlar konuşuyor. Doktorun “Karaciğerimize bakalım” derken “O organ artık benim sayılır, istediğimi yapacağım” demesi gibi. Annenin çocuğuna “Yemeğimizi bitirelim” derken “O benim yemeğim de artık, yiyip yememek konusunda sen karar veremezsin, ben veririm” demesi gibi.
Ancak hoşa gitmeyen bir eleştiride bulunanlar olursa bunlar muktedirler için birden ‘sen’ ya da ‘siz’ olabiliyor. “Böyle yaparsanız, futbolcu bulamayız” demesi gibi Başbakan’ın... Terim de Belçika maçından sonra “Kameralar biraz da kendi çocuğuna değil başkalarına baksın” diyordu...
Kim bizim çocuğumuz, kim başkalarının çocuğu? Ben ne zaman ‘biz’ de, ne zaman ‘siz’ de yer alıyorum? Gündem araya girmezse haftaya...