Taksim'in tozunu almak

İki uydurma haber: Futbolcular Sendikası Başkanı Hakan Şükün dün yaptığı açıklamada, "1 Mayıs Bayramı'nı bize yakışan sorumlulukta kutlayacağız.

İki uydurma haber: Futbolcular Sendikası Başkanı Hakan Şükün dün yaptığı açıklamada, "1 Mayıs Bayramı'nı bize yakışan sorumlulukta kutlayacağız. Sporun temelindeki dayanışma ve kardeşlik ruhu bütün dünya sahalarında bir kez daha yaşanacak ve bütün insanlığa yayılacak" dedi. Bilindiği gibi Şükün, Futbolcular Sendikası Başkanlığı'na geldiğinden bu yana bütün profesyonel futbolcular için geçerli olacak sigorta ve iş güvencesi sisteminin uygulanmasını sağlamış, ulusal takımda oynayan futbolculara, primden önce sakatlık teminatı verilmesine öncülük etmişti.
İkinci uydurma haber: Teknik Adamlar Sendikası Başkanı Bülent Uygur, "1 Mayıs Bayramı dolayısıyla hatırlatmak isterim ki ülkemizde teknik adamlar hâlâ kolayca işten atılmakta, emeklerine ve onurlarına yakışmayan davranışlara uğramaktadır. Bu arkadaşlarımız mesleklerine yakışır çalışma hak ve koşullarına kavuşmadan futbolumuzda gelişmeden söz edilemez" dedi ve ekledi: "Biz sadaka, ihsan beklemiyoruz. Hak ve özgürlüklerimizi kullanmak istiyoruz. İş güvencesi sağlanana kadar gerekirse maçlara çıkmayız."
"Ne alâka" değil mi? Vallahi olağan bir ülkede olağan bir durumda pek olağan kaçacak ve hattâ tutucu sayılabilecek bu haberler bizde ancak 'uydurma' fanteziler olarak kalıyor.
'Ayaklar'ın topu
"Futbolun, Türkçesi 'ayaktopu'nun 1 Mayıs'la ne ilişkisi var" demeyin. Çok var. Sadece Başbakan "Ayaklar baş olamaz" dediği için değil bu ilişki... Kendilerinin işaret ettiği gibi 1 Mayıs gerçekten ayakların bayramı, futbolda ayaktakımının sporu, eğlencesi... Başbakan da 'ayak'ken, tenis, eskrim, dağcılık falan yapmamış, futbol oynamış.
Biz bugün 'endüstriyel futbol'a kızıyor, eski mahalle futbolunu özlüyoruz ama aslında futbolun kendisi endüstrinin, kapitalizmin ürünü... Kapitalizme geçerken İngiltere'de toplum geniş ölçekte yeniden örgütleniyor ve takım sporları öne çıkıyor. Aristokrasi sahte nezaket sporu kriketle, burjuvazi bireysel zindelik ve dayanıklılık gösterisi ragbiyle uğraşırken, nazik ve güçlü olmayan işçi sınıfına acizlerin oyunu futbol kalıyor. Kilise okulları, halk okulları ve fabrikalar temelinde futbol kulüpleri ortaya çıkıyor. Maçlar tamamen yerel. Çünkü işçilerin deplasmana gidecek paraları ve zamanları yok. Hafta içi akşam onbire kadar Pub'a, pazar sabahı kiliseye, cumartesi öğleden sonra üçte maça gidiyorlar ancak... Emeğin yeniden üretilmesi gerek.
Böylesine yerel bir spor nasıl oluyor da ülkenin ve dünyanın dört bir yanına yayılıyor o zaman? Yerel farklarla da olsa aynı şekilde oynanıyor, yaşanıyor, hissediliyor? Çünkü futbol fazla araç gereç gerektirmiyor. Aynı işçi sınıfının üretim ilişkileri ve mülkiyet karşısındaki durumu gibi. Bu yüzden İngiliz emperyalizmiyle birlikte dünyaya yayılan mühendisler, işçiler, maceracılar futbolu Güney Amerika'dan İspanya'ya, Türkiye'ye kadar her yere götürüyor. Birbirini tanımayan bir sürü insan topun peşinde aynı duygularla koşuyor. Yerelle evrensel birbirini besleyerek iç içe yaşıyor.
İşte evrensellik yetisi yüzünden futbolun pazarı, ekonomisi ve finansal çerçevesi bugün gittikçe büyürken, tartıştığımız her şey sonunda bu oyunun sınıf temelinin bozulup bozulmadığı sorusuna gelip dayanıyor... Amerikan sermayesi Manchester United'ı aldığında kulübün bu sınıf özüne dokunamıyor. Bütçesi göreli olarak küçük olmasına karşın Liverpool her yerde seviliyor, zirveye oynuyor. Sınıfsal geleneği sağlam olmayan Chelsea yalpalıyor, yeni zenginlerden ve göçmenlerden medet umuyor. Bugün Beşiktaş'la ilgili her tartışmada, özünde kulübün toplumsal cevherinin sönüp sönmediği sorusu gündeme geliyor.
'Ayaklar'ın bayramı
Futbolcu ve teknik direktör olarak değişik dinlere, inançlara sahip olabilirsiniz. Maçlarda haç çıkartabilirsiniz, dua edebilirsiniz. Hakan Şükür'ün yaptığı gibi 'Kutlu Doğum Haftası'nda hoşgörü mesajları verebilirsiniz. Bunu farklı inançlardaki insanlara da zorla kutlatılacak resmî bir güne dönüştürmeye çabalamazsanız, sizi eleştirenlere "Allahı gücenir" demezseniz, her şeyden önce de farklı inançlardaki insanlara yapılan baskılara karşı çıkarsanız anlamı olur mesajınızın. Ancak, Celtic kalecisi Katolik Boruc gibi, sırf Protestanları aşağılamak için Rangers tribünlerine dönüp haç çıkartırsanız, tişörtünüzdeki Papa resmini gösterirseniz, barıştan söz etmiyorsunuz demektir.
Farklı milliyetlerden, etnik kökenden bir sürü futbolcu bir arada oynuyor. Siz etnik kimliğinize çok bağlı olabilirsiniz ama bunu başka milliyetten olan ya da bu kimliği önemsemeyen insanların üzerinde bir baskıya dönüştürürseniz, onların haklarını engellerseniz, sadece sizin kimliğinize sadakat gösterdiklerinde onlara yaşam hakkı tanırsanız artık barıştan söz edemezsiniz.
Farklı inançtan, etnik kökenden, milliyetten olsalar, farklı ücretler alsalar, farklı formalarla oynasalar da, sahada ter döken, hafta boyunca çalışan futbolcuların tek bir ortak paydası var: Emek. Onların emeği olmadan ne maçlar, ne ligler, ne kupalar, ne medya, ne televizyon yayınları olur. Bu yüzden 1 Mayıs futbolcuların da bayramı.
Futbol ve saire
Zaten hükümetin bir Bakanı "1 Mayıs tatil olmasın, şu kadar milli gelir kaybı olur" derken bu gerçeğe parmak basmıştı. Çalışanları ilgilendiren şey milli gelirin büyüklüğünden önce dağılımı tabii... Gerçek refah düzeyini de işgücünün değeri belirliyor. Bunları bir yana koyalım... Milli gelirin inşallahla maşallahla, ya da damarlardaki asil kanla değil, işçilerin emeğiyle yaratıldığını itiraf ediyordu Bakan... Sadece milli gelirin değil, 1908'den bu yana ülkede özgürlük ve demokrasi yolunda atılmış bütün adımların altında işçi sınıfının mücadelesi var.
"Böyle düşünceleri tozlu raflardan indirip spor sayfasında tekrarlamanın ne gereği var?" demeyin. Ne yapayım, ben de futbolu da tozlu taşlı sahalarda oynadım... Yarın işçiler Taksim'e çıkarak burada söndürülmüş mücadelelerinin tozunu almayı deneyecek.
Belki böylece toplumsal bilincimizin, siyasetin, hukukun, futbolun, kısacası ülkenin ve dolayısıyla her birimizin hayatının üzerindeki tozlar alınmaya başlar.

SPOT IŞIĞI
YILIN OLAYI 'MAVİ ŞİMŞEKLER'DEN
Pazar günkü Galatasaray Fenerbahçe derbisi yılın olayı falan değil. Her yıl bir sürü maç yapılıyor böyle. Yılın ya da yılların olayı Adana'dan. En sadık ve en has taraftara sahip kulüplerimizden Adana Demirspor seyircisiz maç cezasına çarptırılıyor. Bizim 'terbiye' sisteminin özü 'vurun abalıya' ilkesine dayanıyor ya, ilk olayda saha dışına at maçlara gelen taraftarı!
Ne var ki pazar günkü cezalı maçta stat dışında 5 bin taraftar toplanıyor, takımını 90 dakika destekliyor. Maç bitince de bütün Adana Demirli futbolcular tribünleri aşıp dışarıdaki taraftarı selamlıyor... Futbolun atardamarı bu. Kimse kesemiyor.