Tek tek basaraktan, boyun eğerekten...

Bir süredir Fenerbahçe tribünlerinde ?Tek kimlik? pankartları var. Pankartları astıran kulüp yönetimi... Taraftar gruplarından ?Genç Fenerbahçeliler?i hedef alıyorlar.

Bir süredir Fenerbahçe tribünlerinde ‘Tek kimlik’ pankartları var. Pankartları astıran kulüp yönetimi... Taraftar gruplarından ‘Genç Fenerbahçeliler’i hedef alıyorlar. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, ‘kulübü tek başına yönetme’ eleştirilerine şu cevabı veriyor: “Ben padişah değilim, Cumhuriyet çocuğuyum.”

Dördüncü cumhuriyet
Padişahlık/krallık ve baskı rejimi... Cumhuriyet ve demokrasi... Düz mantıkla birbirine eşit sayılıyor. Krallık varsa demokrasi yok. Cumhuriyet varsa demokrasi var. Oysa bu  bir yutturmaca... Dünyaya bir bakın, gündelik hayat bu işlerin hiç de bu kadar basit olmadığını gösteriyor... İngiltere bir krallık/kraliçelik ama yazılı anayasası yok; mahkeme içtihatlarıyla yönetiliyor. Zavallı Kraliçe, bir zamanlar İngiliz emperyalizminin cirit attığı ülkelerin insanlarını, yani ‘teba’larını Ada’ya kabul etmek, onlara Britanya vatandaşlığı vermek
zorunda. Bunlara bir de Avrupa Birliği üyesi ülke vatandaşları da eklendi. Bunlar rahat dursalar iyi. Bayrak dahil bütün geleneksel ‘İngiliz’ değerlerine hakaretler ediyorlar, kendi bayraklarıyla ortalarda dolaşıyorlar. Seçkin İngiliz kurumlarını, mesela futbol takımlarını falan satın alıyorlar... Hatta Saray’da sıkılıp kaçan Prenses’le gayrı meşru aşk hayatı yaşayanlar bile çıkıyor... İsveç ve Danimarka Krallıklarının da benzer dertleri var.
Oysa bazı cumhuriyetler var, böyle dertleri hiç yok. Mesela ‘Üçüncü Reich’... ‘Tek millet, tek devlet, tek führer’ deyip nasıl da kusursuz bir toplum yaratmışlardı. Kusurlu sayılan Yahudileri, komünistleri, eşcinselleri ortadan kaldırıp herkesi ‘üstün Alman insanı’ tek kimliğinde birleştirmişlerdi. Stalin’in Sosyalist Cumhuriyeti’nde partiye bütün varlığıyla bağlı olmayanlar, hatta zaman zaman en bağlı olanlar  bile, birazcık farklı düşünüyorsa karşıdevrimciydi, halk düşmanıydı. Komşu İran’daki Cumhuriyet bunlara bir de denetim altına alınmazlarsa yoldan çıkacak olan ikinci sınıf yurttaş kadınları ekleyecekti. Yani nüfusun yarısını...
Yakın tarihimizde de Cumhuriyet var, Cumhuriyet var. Eğer devletin yapısını anayasa belirliyorsa, anlı şanlı ‘12 Eylül 4. Cumhuriyeti’ni yaşıyoruz şu anda. (Sayı ve sıra tartışmaya açık tabii. Benim dizilişim 29 Ekim, 27 Mayıs,12 Mart, 12 Eylül...)
‘12 Eylül 4. Cumhuriyeti’nin ruhu, darbecı paşaların çizdiği Türk  Sünni sentezi... Bütün toplum bu kalıba sokulacak... Tek kimlik bu. Gerisi ülke güvenliğini tehdit edenlere alet olan bölücüler, bozguncular...
Darbeci paşalar da kabul ediyor; vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes bu ülke vatandaşı... Öyle de bağın içeriği ne? 12 Eylül Cumhuriyeti’nin öngördüğü  vatandaşlık bağı, temel hak ve özgürlüklere dayalı gönüllü bir bağ değil. Devlete kayıtsız koşulsuz itaate dayalı bir bağ... Bu yüzden ‘tek kimlik’e uymayanlar cezaevlerine, idam sehpalarına yollandı. Vatandaşlıktan çıkarıldı, üniversitelere sokulmadı. Türkiye bugün meclis dahil bir çok alanda insan sıkıntısı çekiyorsa,  önemli bir nedeni de 12 Eylül kafasının düşünen bir sürü kuşağı harcamış olması...

Aşk tek ama aşık biçim biçim
Biliyorum, ‘futbol sayfasında politika yazıyorsun’ diye bozulanlar var. Vallahi ben de politikasız yazı yazmak istiyorum ama olmuyor ki... Futbola politika karışmasın diyecek saflıkta değilim. Bu oyun hayatın içinde bir şeyse politikanın da göbeğinde... Derdim politikanın spora bulaşıp bulaşmaması değil; nasıl bulaştığı ve bulaşması gerektiği...
İşte bu ‘tek kimlik’ lafını her duyduğumda, ‘tek millet, tek devlet, tek düşünce, tek tip insan, tek lider’ lâfları da, 12 Mart 3. Cumhuriyeti’nin ünlü deyimiyle kafama balyoz gibi tek tek iniyor. 12 Eylül’ün en büyük tahribatı, toplumsal düşünce ve hissiyatımızda ‘teklik’ arayışına boyun eğmemiz, giderek bunu istememiz... Futbol dahil hayatımızın her alanında ve anında... Bu yüzden demokrasi ve özgürlük hattı hâlâ 12 Eylül anayasasıyla ve kafasıyla mücadeleden geçiyor. O da kendi kafalarımızdan başlıyor.
Futbol kulüpleri söz konusu olunca bu ‘tek kimlik’ lafı olağan gibi geliyor gerçi. Öyle ya, taraftarın kulübünden başka kimliğe ihtiyacı var mı? Üstelik vatandaşlık için gerekli olan koşullara gerek yok taraftar olmak için. Sebebe de gerek yok. O takıma gönül vermeniz yeterli.
İşte sorun da burada zaten. Aşk bir de, aşık çeşit çeşit... Herkes taraftarlığını kendine göre yaşıyor. Taraftarın taraftarlığını nasıl yaşayacağını kim belirleyecek? Kulüp yönetimi mi? Taraftarın ne hissettiğini ve düşündüğünü ondan daha iyi bilen başkan mı? Yoksa taraftarın kendisi mi? Taraftarın öteki taraftarlarla yaptığı fikir ve duygu alışverişi mi? Ve hatta yönetim ile taraftar arasındaki çelişkiler mi?
Eskiden kolaydı. Taraftar biletini alır, stada gider, maçını izler, çıkışta arkadaşlarıyla tartışır, konuşurdu. Maçları radyodan dinleyenler, gazeteden okuyanlar için ise taraftarlık hayali bir sevgiliye duyulan aşk gibiydi. Şimdi öyle mi? Taraftar takımıyla iyice içli dışlı. Maçları, öteki kulüpleri, ligleri izliyor. Takımının oyun tarzını, yönetim biçimini yüz yüze ve internette tartışıyor. Taraftar kulübün fikriyatının ve icraatının aktif bir parçası artık.  Takımın sahadaki performansını, kendisinin tribündeki performansıyla tamamlıyor.
Elbette herkes bildiğini yapsın demiyorum. Herkes birbirinin maç izleme ve taraftarlık hakkına dokunmadan mutlaka fikir mücadelesi olmalı. Önemli olan kulübün bütününe yönelik kanalların açık olması... Taraftarın iradesinin kulübe yansıması... İster şirket ister dernek olsun, birer toplumsal organizma olarak kulüpleri canlı tutacak olan da işte bu demokratik mekanizma.

Gökyüzü bile az
Başkan Aziz Yıldırım taraftar kartında 150 bini geçtiklerini söylüyor ve bu sayı Barcelona kulübünün üye sayısıyla karşılaştırılıyor. İyi güzel de Barcelona üyelerinin iki dereceli seçimle kulüp başkanını ve yönetiminiseçme hakkı var. Fenerbahçe taraftar kartı ise sadece  sahiplerine  ürün ve bilet tüketiminde avantajlar sağlıyor.
Nasıl ülkede demokrasi kanallarının tıkanması cemaatlerin, cuntaların, çetelerin, mafyaların boy atmasına neden oluyorsa kulüplerde taraftarın önünün kesilmesi, türedi zenginlerin hükümdarlığına, grupçuklara, rant örgütlenmelerine zemin hazırlıyor...
Beşiktaş halkın kulübü geçiniyor ama üyelik giriş parası 2 bin YTL, yıllık aidat ise, sıkı durun, sadece 50 YTL... Bir kapalı tribün bilet fiyatı bile değil. Grupçuların adamlarını üye yapmasına, sonra da bunların aidatlarını toplu ödemesine yarıyor bu rakamlar.
Yakından bakın, ‘daha taraftar’ ya da ‘profesyonel taraftar’ olan, adına ürün ürettirip rant elde eden gruplar hep yönetimlerin yarattığı, ya da yönetim kavgalarının içine çektikleri, futbolcuya karşı vurucu güç olarak kullandıkları gruplar... Devlet içinde devlet olduklarında sorun başlıyor.
Gerçek taraftar kendi taraftar kimliğini özgürce yaşamak ister ama kulübün üzerine çıkacak bir kimlik peşinde koşmaz.
Çünkü buna ihtiyaç da durmaz. Yöneticilerin başka kaygıları olabilir ama taraftara gönül verdiği takımı yeter. Ancak takımı söz konusu olduğunda gökyüzü bile dar gelir.