Türk gibi büyük bayraklı

Olimpiyad?ın açılışını sonradan NBC?den izledim. Temsili bir müsamere gibi geldi bana.

Olimpiyad’ın açılışını sonradan NBC’den izledim. Temsili bir müsamere gibi geldi bana.
Üstelik sevdiğim yönetmen Zhang Yimou yapmış bu işi. Stadın tepelerinde dalgaların azdığı, aşağıda dev küreklerle gemilerin yürüdüğü tablo dışında bütün töreni, Yimou filmlerinin bir karesine değişmem.
Sanırım, Fransa’daki 1992 Albertville Kış Olimpiyadı’ydı. Hayal gücümün sınırlarını altüst eden rüya gibi bir açılış izlemiştim. Pekin’de ise kalabalıktan başka bir şey yoktu. Ee, köle emeğine dayanan Çin’de bundan kolay ne var. Bir de sahaya yayılmış devasa ekran üzerinden teknoloji gösterisi... Spor artık televize bir seyirlik oldu ya, Olimpiyad sloganı da, ‘daha yükseğe, daha uzağa, daha hızlı ve daha büyük ekranda’ya dönüşmüş anlaşılan.

Gülmeye madalya yok mu?
Açılıştaki her sahneden derin anlamlar çıkarmaya çalışan NBC spikerleri ise işi bir ilkokul tarih dersine çevirmişlerdi. Tabii, yayıncı kuruluş olarak, devasa Çin bayrağı ile Olimpiyad bayrağını göndere çeken kaz adımlı askerlere bir şey demediler. Sporla militariz-
min ne alakası var demeyin. Muktedirlere göre barış, kardeşlik, dostluk falan militarizm sayesinde ayakta duruyor. Onlara göre spor savaşların başka araçlarla devamı...
Madalya sayıları ve göndere çekilen bayraklar ülkelerin içlerindeki sorunları şal gibi örtüyor. Madalya her şey, yarışmak hiçbir şey. Gösteriş her şey, spor hiçbir şey.
Radikal Spor Servisi takipçisi oldu da öğrendik. Açılıştaki ‘Anavatana Övgü’ şarkısını söyleyen Peiyi adlı küçük kız ‘çirkin olduğu’ için sahneye çıkarılmamış. Onun yerine ‘güzel olduğu’ için Miaoke adlı kız ağzını oynatmış... Peiyi için üzülmüyorum, o sesin kendi sesi olduğunu biliyor. Şarkılarını söylemeye devam edecek... Miaoke için üzülüyorum aslında. Bir sahtekârlık imgesi olarak kalacak akıllarda ömür boyu.
Dün öğrendik. Açılışta görev alacak genç kızları soyup, güzellik ‘standartları’na göre ölçmüşler. Naziler de Ari ırkı hakkıyla geliştirecekler mi diye, Alman kadınların rahimlerini kontrol ederlermiş. Kafatası ölçmekten, göğüs kalça ölçmeye... Uygarlığın 20. yüzyıldan, 21. yüzyıla kat ettiği mesafe... Toplumsal hayatta yer almaları için kadınlara kapanma ölçüleri koyan kafa da, sırf kapandılar diye kadınlara toplumsal hayatta yer vermeyen kafa da aynı kafa.
Sonra Çinli genç kızları altı ay gülme kursuna yollamışlar. Totaliterizmin kusursuzluğuna bakın. Vatandaşlarını o kadar ağlatıyor ki, gülme kurslarına gereksinim duyuyor. Ne tarz bir gülme öğretiliyor ki bu kurslarda!

Habeş gibi hızlı mı?
Beni madalya tabloları hiç ilgilendirmiyor. Sporcuların milliyetleri de. Göndere çekilen bayraklar da... Tamam, devletler güç ve gösteriş yarıştırıyor. Sponsorlar ve yayıncı kuruluşlar sporcuları robota, yarışmaları da şova dönüştürüyor. Start verilince bütün bunları unutuyorum, insanın kendisiyle ve sınırlarıyla verdiği mücadeleye bakıyorum. Pedal basarken, ileri sıçrarken, kulaç atarken sporcunun yeteneklerini ve sınırlarını tanıması ilgilendiriyor beni. Özellikle orta ve uzun mesafe ile bayrak yarışlarında bir yandan rakipleriyle çekişmesi, bir yandan da onlara muhtaç olması ilgilendiriyor. Takım arkadaşlarıyla olan dayanışması ilgilendiriyor. Starttan finişe kadar olan o yalnızlığı ilgilendiriyor.
Onun için kazandıktan sonra bayrağıyla tek başına koşanları değil, öteki atletlerle birlikte koşanları seviyorum. Kadın heptatloncular gibi. Dördüncü olanlara özel bir sempati besliyorum. 
Kazansınlar, kazanmasınlar, oraya gidip yarışan ‘bizim çocuklar’a da helal olsun... Bütün çocuklara örnek olacak hayat öyküsü, madalya kazanınca hatırlanan Sibel Özkan’a helal olsun. Beşinci kez Olimpiyad’da yarışan Derya Büyükuncu’ya helal olsun. Sırf politik amaçlarla Pekin’e götürülen ve korkmadan bunu açıklayan Nurcan Taylan’a helal olsun. Yarışma cesareti gösteren öteki sporcularımıza da. 
Dört yılda bir hatırlanan sporlara kendilerini adamışlar. Gençliklerinden, hayatlarından fedakârlık yapıyorlar. Yokluklarla, iktidar oyunlarıyla boğuşuyorlar. Sapanca’da kürekçilere saldıran bağnaz kafalarla karşı karşıya kalıyorlar. Bunlar yetmezmiş gibi, kazandıklarında madalyalı resimlere girmek için itişen muktedirler, kazanamadıklarında suçu onlara yüklüyor. ‘Türk gibi kuvvetli’ lâfını boşa çıkarttılar deyip sorumluluktan sıyrılıyor.
İşte Elvan ‘Hewan’ Abeylegesse... Etiyopya’da koşmaya başlayan bu Habeş asıllı kadın, 10 bin metre gibi çok zor bir dalda Türkiye’ye en büyük atletizm başarısını getirdi. Narin hali ve hiç bozmadığı sessizliği içinde. Ülkesinde ‘hain’ ilan edilmeyi göze aldı. Sırf daha iyi koşullarda yaşasın, daha iyi koşullarda yarışsın diye.
Haydi Elvan 15 yaşında Türkiye’ye gelmiş. Türkiye’nin onun üzerinde emeği var. Yani yarı devşirme yarı dönme... Bir de başka bir ülkede yetişip de başka ülke vatandaşlığına geçen sporcular var.
Bunlar devşirme değil. Kelime hoş olmasa da dönme... Devşirme, küçük yaşta alınıp belli bir anlayışla yetiştirilenler...
Neyse, biraz yarışma olanağı elde etmek, biraz da ülkelerin rekabetinden yararlanıp para kazanmak için devşirme/dönme sporcular giderek artıyor. Bir yandan iyi oluyor bu. Irk temelli ayrımlar bulanıklaşıyor. Şimdi Elvan’a bakıp ‘Habeş gibi hızlı’ mı diyeceğiz! Yarın Kürt asıllı bir vatandaşımız maraton kazansa, ‘Kürt gibi dayanıklı’ mı diyeceğiz... Sonuçta insan evladı çalışıyor, düşünüyor, yarışıyor. Kazanıyor, ya da kazanamıyor.

Cebimize bakalım mı?
Elbette iktidarlar Olimpiyad’ı ve ülkeler arası yarışmaları bir güç gösterisi olarak görecek... Ülke halkını açlık sınırında tutarak ve temel hak ve özgürlüklerden yoksun bırakarak büyümeyi seçmiş olan Çin madalya sayısından medet umacak. Yine de cesur Çinliler sayesinde skandallar ortaya çıkıyor. Çinli yetkililer skandalların üzerini milli başarı masallarıyla örtmeye çalışıyor.
Bizde de ülke kaynakları silahlanmaya harcanırken, hükümet ve belediyeler profesyonel futbol gibi vitrindeki alanlara çuvalla para dökerken, Spor Toto ve İddaa gelirleri spor dışı alanlara giderken muktedirler elbette madalya peşinde, bayrak peşinde koşacak.
Ülkenin her yerine daha büyük pempemsi bayraklar dikecek. Sanki bu bayraklar yağmalanan kıyıların, yanan ormanların, çöle dönen toprakların, depremde yerle bir olan standart dışı binaların, insanların köle gibi çalıştırıldığı işyerlerinin üstünü örtecekmiş gibi.
Tıpkı günde beş kez hoparlörlerden sonuna kadar açılan ve yaşlısıyla, çocuğuyla insanlara eziyet çektiren ezanlar, küçücük kız çocuklarının baba ve ya da ağabey zoruyla kuran kurslarına yollanıp tüp patlamasına kurban edilmesini, kürek sporcularının Sapanca’da saldırıya uğramasını, yoksulluğun kader sayılıp insanların sadakaya muhtaç edilmesini,  insanların düşüncelerini ifade edemez hale getirilmesini ve nihayet halkın spor yapma hakkından yoksun bırakılmasını bastıracakmış gibi.
İktidarlar bayrak boyunu ve sayısını büyüttükçe, hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış ezilenlerin cebinde küçük birer isyan bayrağı oluşur...
Spor yapmak halkın talep edeceği bir hak. Kendimiz için, oğlumuz için, komşumuzun kızı için bu hakkı ne kadar istiyoruz...
Cebimize bakalım mı?