?Üç büyük?ten bir İspanya çıkar mı?

Avrupa Şampiyonası?ndan sonra futbol artık eskisi gibi değerlendirilemeyecek. Günün mümkün olan en ileri futbolunu, İspanya çimler üzerine yazdı orada.

Avrupa Şampiyonası’ndan sonra futbol artık eskisi gibi değerlendirilemeyecek. Günün mümkün olan en ileri futbolunu, İspanya çimler üzerine yazdı orada.  Daha önce uç vermiş filizler sağlam dallara dönüştü, bu dallar üzerinde yeni çiçekler açtı.

Yıldızlar orta alanda parlar
Neydi bunlar? Önemliye doğru sıralayalım.
1. Kalede istikrar önemli. İspanya’nın ve Real Madrid’in kalesinde, sakat olmadıkça Casillas var. Genç yaşta kaptan oldu.
Üstelik hızlı ve çabuk. Kalecilikte bunlar artık en önemli özellik. Çocukluktan
itibaren böyle yetişmeniz gerek.
2. Savunma göbeğindeki Puyol’un alamet-i farikası zaten hız. Marchena da ondan aşağı kalır değil. İleride basıyorlar. Topu dan dun oynamıyorlar, taca bile atmıyorlar. Hep dikine pasla oyuna sokma derdindeler. Evet, bunlar risk. Finalde bu yüzden kalelerinde gol görebilirlerdi ama topla aranız iyi olduğunda, yani futbol zekânız ve tekniğiniz varsa takımınızı geriden atağa kaldıracak ‘kazandıran’ riskler bunlar.
3. 2006 Dünya Kupası’nda da gördük... Kanat bekler artık açık gibi oynuyor. Karşı kale direğinde daha çok görüyoruz onları... Ramos, stoper formasyonunun da katkısıyla ikili düellolarda hep ezdi karşısındaki beki... Capdevilla da öyle.
4. Forvetleriniz, ofsayta düşmeden ara toplara zıpkın gibi dalacak yapıda olmalı. Kendi onsekizinizden karşı aut çizgisine kadar geniş alanda dikine uzun verkaçlar yapmalı ve her topa rakipten önce dokunmalı. İşte Torres’i Torres yapan özellik bu. Villa’yı  gol kralı yapan da aynı şey. Finale taktik gereği sağda başlayıp iki kanata gidip gelen Silva’nın hakkını yememek gerek.
5. Çağdaş futbolun iki onsekiz arasında gidip gelecek, hem savaşkan hem de teknik en az 3 orta alan futbolcusuyla oynandığını yazıp duruyorum. İşte İspanya’da Xavi-Senna-Iniesta üçlüsü... Senna biraz geride gibi gözükse de iki kale arasındaki orta hatta gidip geliyor. Iniesta ve Xavi ise her yerde. Araya bitirici toplar kadar 70-80 metrelik uzun paslar da atıyorlar. Kendi onsekizleri üzerinden saniyelik goller başlatıyorlar.
Gözü kapalı orta hiç yok. Hem alan daraltma da hem de topla driblingde çok iyiler. Bu üç oyuncunun da turnuvanın en iyi oyuncusu olması rastlantı değil. İşin hoş yanı, bunlar çıkıyor, yerlerine Cazorla, Xabi Alonso ve göreli zayıf olmasına karşın daha yaratıcı olan Fabregas giriyor, takım vites yükseltiyor.

Trabzon yabancı takım gibi
İspanya’nın hocası Aragones’in Fenerbahçe’nin başına geçmesi elbette konuyu bizim için daha güncel kılıyor.
Fenerbahçe’nin futbolu doğal olarak İspanya’nınki ile karşılaştırılacak.
Ben bu işi maçların sonrasına bırakayım... Fenerbahçe yönetimi büyük paralarla, bütçelerle övünüyor. Ama aynı yönetim, takımı Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkartarak kulüp gelir gider bilançosunu ilk kez artıya geçiren Zico’yu yolladı. Her önüne gelen Zico’yu eleştiriyor. Garip üstü garip. Zico’nun takımı olsa MTK maçı antrenman maçı olurdu. Şimdi tereddütler var. Üstelik hâlâ orta alana  transfer konuşuluyor. Ne müthiş kurumsallaşma.
Neyse, ‘büyük takımlar’ımızın kadro kuruluşlarına bakalım şimdilik...
Takımlarımızın kalelelerinde istikrar yok. Galatasaray kaleci arayışında hâlâ... Her yenilgide kaleci tartışılacak, değişecek anlaşılan. Kalede istikrar olmayınca, kalecinin önündeki iki
stoperle kurulacak, olmazsa olmaz ‘üçgen savunma kilidi’ zor işleyecek.
Galatasaray’ın hızlı ve oyun kurucu özellikli stoperleri var. Geçen yılki finişi bu sayede yaptılar. Meira da bu tipte bir oyuncu... Fenerbahçe geriye kolay devrilen savunma göbeğini değiştirmedi. Kritik maçlarda sırıtacak bir zaaf... Beşiktaş’ın tercihi sağlam ama çakılı bir savunma göbeği oldu.  Yani demode... Avro 08’de böyle savunmaların ara toplarda nasıl delindiğini gördük.
Zico’nun Fenerbahçe’sinin en büyük özelliği kanat beklerin atağa katkısıydı.
Bir de onların koşu yoluna atılan derin ve sert paslar... Galatasaray’da beklerde kararsızlık var. Uğur dönene kadar sağ kanat tartışılabilir... Beşiktaş’ta sağda Serdar Kurtuluş’un
performansı takımın ne ölçüde ve ne kadar çabuk karşı alana gideceğine bağlı.
Solda Seriç atakçı bir bek değil. Tello sanki daha çağdaş bir çözüm.
Forvette üç takımın da kadrosunda bir sürü isim var ama Beşiktaş’ın nasıl dizileceği, nasıl oynayacağı daha bir belli gibi. Para gelsin diye yönetim Bobo’yu sürekli transfer gündeminde tutmazsa Brezilyalının yanında Holosko, arkalarında Delgado oynayacak.. Fenerbahçe’de ‘İspanya’nın Okan Yılmaz’ı’ olma olasılığı taşıyan Güiza’nın yanında kimin oynayacağı yılın ‘bitmeyen tartışması’ olmaya aday... Cim Bom hâlâ santrfor arıyor. Oysa Yaser Yılmaz gibi bir yetenek aldılar. Umarım Hasan Kabze gibi kolay gözden çıkarılmaz. Kewell gibi ‘serbest bırakılmış’ yıldızlara güvenmesinler. İyi zamanında hızıyla iş yapardı, şimdi kopuk kopuk vites artırabiliyor.
Forvetin nasıl ve kaç kişiyle kurulacağı orta alana bağlı. Fenerbahçe bu alanda her yıl güç kaybediyor. Aslında çok yan pas yapan ve topla yavaş olan Aurelio’yu bile arayacaklar. Newcastle United’ın sözleşme bitiminde serbest bırakacağı Emre’ye çuvalla para verdiler, ne alacakları belli değil. İki forvet arkasında Alex oynarsa orta alan 3’lü olacak. Kazım-Selçuk-Emre dizilişinde yük Selçuk’a binecek ama o da defansa yapışmayı yeğliyor.
Galatasaray da defansif kalan ve belli ki kolay tekrarlayan bir sakatlığı olan Linderoth’a güvenmemeli, oynaması da oynamaması da dert olan halı saha oyuncusu Lincoln’den kurtulmalı. Genç orta alanları onları şampiyon yaptı ama burada istikrar şart... Beşiktaş nihayet Cisse’nin yanına bir savaşkan oyuncu aldı. Hem de bu alanın en iyilerinden Uğur İnceman’ı... Orta alanın kanatlarına iki futbolcu koyarlarsa ileride iki forvet arkası Delgado nasıl oynayacak? Sahaya 12 kişi çıkmaları gerek. Lincoln’lü Cim Bom için de geçerli bu. Takımlar 4-4-1-2 oynarlarsa 12. adam nereden kesilecek!
Trabzon’u ‘büyükler’den saymıyor değilim. Ancak o kadar çok yeni futbolcu aldılar ki, uzaklardan gelmiş ‘kapalı kutu’ bir takım gibi izleyeceğim onları bir süre.

SPOT IŞIĞI
KUŞLARINA YEM ALABİLMEKTİR ÖZGÜRLÜK
Özgürlük somut bir şey... Doğacak bebeğinin sağlığı için yürüyüş yapabilmek özgürlük... Çok sevdiğin kuşlarının yemini alabilmek... Balkondan sokağı seyredebilmek... Yaz gecesinde bir bankta arkadaşlarınla, ya da sevgilinle sohbet edebilmek...
Güngören’i bilirim. Değişik kökenlerden, görüşlerden emekçilerin yaşadığı bir semt orası... Emekçi halkın semti, ülkenin canlı damarlarından biri... Karşılık beklemeden futbolcu yetiştiren, gerçek anlamda spora hizmet eden Hayrettin Güler’in semti.
Demokrasi de somut bir şey. Halkın korkmadan, çekinmeden iktidarları sorgulayabilmesi demokrasi...  “Neler oluyor” diyebilmesi, korkuyu reddetmesi, otoriteyi tartışması...
Ülkede ne zaman otorite sorgulansa, silah zoruyla halka düşünme ve yaşama biçimi dayatanlar ne zaman tartışılsa, kanlı eylemler patlak veriyor. Özgürlüklerin üzerine korku şalı atılıyor. Halk birbirine kuşkuyla, hatta öfkeyle bakmaya zorlanıyor.
Spor adamı Hayrettin Güler’in ve Güngören’de yaşamını yitiren yurttaşlarımızın anısına en büyük saygı, birbirimize değil karanlık odaklara tepki vermek olmalı.