Unutturamaz seni hiçbir yarı final

Avrupa Şampiyonası?nı, ülke sorunlarını unutmak için fırsat bilenler oldu. Ülkenin gidişatı hakkında kamuoyunu aydınlatma durumunda olanlar Amaan ne rahat, git...

Avrupa Şampiyonası’nı, ülke sorunlarını unutmak için fırsat bilenler oldu.
Ülkenin gidişatı hakkında kamuoyunu aydınlatma durumunda olanlar Amaan ne rahat, git milli maça, unut her derdi” havasına girdi. Sanki biz futbolu sevenler, futbolla ilgilenenler, futbol üzerine yazanlar mutlu azınlığız; ayaklarımızı uzatmış, keyif yapıyoruz.
Milli takım heyecanına kendini bırakıp “Ah iktidarla muhalefet de bir öpüşse” diyenler bile çıktı. İş öpüşmeye kalsa vallahi memlekette herkesin sabah akşam öpüşmesi gerek. O zaman da öpüşmekten iş yapamaz duruma geleceğiz. Ayrıca şöyle bir sorun var; ulusal takım kazandığında öpüşeceğiz de, kaybettiğinde ne yapacağız? Dövüşecek miyiz! Tehlikeli öneriler yani bunlar.
Hani bizimle ilgisi olmayan bir turnuva olsa, mesela NBA Play-off’ları ya da yaklaşan Olimpiyatlar gibi bir şey, o zaman anlarım, kendimizi yarışma heyecanının kucağına bırakırız... Ne yalan söyleyeyim, benim gibi, ‘haz’ aldığı için bu oyunla ilgilenen ‘has’ futbolseverler Türkiye Euro 08’de olmasaydı rahat edecekti açıkçası. Turnuvayı daha bir futbol içinde ve futbolun meseleleriyle değerlendirecekti. Ama işin içine Türkiye girince, ‘Türklük’ girince, neyse o artık ‘biz’ girince ne mümkün, futbolla ilgili her şey bana fena halde ülke meselelerini hatırlatıyor.
Futbola haksızlık etmeyelim.
Kendi başına üretmiyor memleket meselelerini... Ama bu basit oyun öylesine günlük hayatın içine girdi ve öylesine dolaysız ve hızlı ileti yayıyor ki, kimse ona kayıtsız kalamıyor. Ülkede ne kadar ideolojik, siyasi, ekonomik, toplumsal ilişki ve çelişki varsa kendini futbol üzerinden yeniden üretiyor.
Hele uluslararası bir karşılaşma söz konusuysa ülke kendini futbol üzerinden ‘ötekiler’ üzerinden yeniden tanımlıyor. Yabancılara kendini ‘hatırlatıyor’. Sorun da burada başlıyor zaten. “Nasıl görünüyoruz” ve “nasıl görünmek istiyoruz”. İkisi arasındaki çelişki şiddetlendikçe şizoid bir gerilim ülke semalarını kaplıyor.
Tabii bir de kim kimin adına, hangi hakla yapıyor bu tanımlamayı... Beni elâlem’e
Fatih Terim’in, Emre B.’nin kafasına göre tanımlamaya hakkı var mı? En acıtan sorun bu.
Gazete köşelerinde ‘opinion maker’lığa soyunmuş koca koca adamlar boyunlarına kaşkol takıp, üzerlerine forma geçirip milli maçlara gidiyor. Bastırdıkları duyguları, çocukluk komplekslerini koyveriyorlar yazılarında. Mazeret hazır: “Aman canım futbol bu, içimizden geldiği gibi sevinsek ne olur”.
Siyasiler, VIP tribününde katı protokol kurallarına göre oturuyorlar.
Ancak takımları gol atınca müzakere masasında diplomatik dile buladıkları yapmacıklı nezaketi unutup havalara sıçrıyorlar.  ‘Kabul görmeme’nin acısını burada çıkarıyorlar.
Merkezi medya her galibiyette toplumun  en ezik yanına yatırım yapıyor... Rakip aşağılanırken, lumpen ağzıyla hamaset gazı veriliyor. Kahramanlar, destanlar, zaferler üretiyor. 350 yıllık çöküntü silinip Viyana Kuşatması’na dönülüyor. ‘Damarlardaki kan’ her meseleyi çözüyor.
Şirketler, ürününü yarar temelinde değil duygusal özdeşlikle satmaya çalışıyor. Her türlü ürün milli şekere daldırılıp sunuluyor. Sahaya futbolcular değil, biyonik devler çıkıyor.
Her galibiyetten sonra toplumun en ezilmiş, en horlanmış, başta çalışma hakkı olmak üzere en temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kesimleri ortaya çıkıyor. Bunlara bir süreliğine her türlü taşkınlığı yapma hakkı veriliyor. Yolları kesiyorlar, silah atıyorlar, topluma eğlenme ve kutlama biçimlerini dikte ettiriyorlar.
Daha önce de yazdım. Aslında futbol olmasa ülkede hiçbir şey değişmez. Ne
daha gelişmiş ne de daha az gelişmiş olur memleket. Ne daha özgür, ne daha faşist... Ama ne yapalım bu ülkede futbol var.
Yine yazdım. Kimse kendini aldatmasın. Bu ülkede futbolla ilgilenmeyen, futbolu sevmeyen, giderek de futboldan nefret eden önemli bir kesim var. Ne ki sevsin ya da sevmesin futbola kayıtsız kalamıyor kimse. Çünkü futbol en büyük toplumsal mecralardan biri oldu. Orada görünüyor ve görülüyorsunuz. Orada fark ediliyorsunuz. İşte yukarıda saydığım kesimler kendilerinin var olduğunu görmek ve başkalarına göstermek için futbola hücum ediyor.
Tam de bu nedenle ülke gündemi futbol üzerinden yeniden üretiliyor.
Yeniden üretilmekle de kalmıyor. Giderek sahada oynanacak futbol anlayışını, kenar yönetiminin davranış biçimini, takım oluşumunu, rakibe bakışı, futbolun ve uluslararası turnuvaların algılanışını, taraftarın davranışlarını belirliyor. Ülkenin gündemi ile futbolun gündemi arasında derinlere inen bir bağlantı var.
Tabii yüzeyde, Avrupa Şampiyonası futbolun gündeminden çıkmakta. Bunun yerini, transfer spekülasyonları almakta... Ne ki, lig 22 Ağustos’ta başlayacak. Futbola zaman var. İleriki haftalarda Avrupa Şampiyonası’nın derin gündemine girebiliriz. Sahada oynanan oyundan başlayıp, milli takım muktedirlerinin anlayışına, ulusal takım üzerinden üretilen ideolojiye uzanabiliriz. Bunların karşıt dinamiklerine değinebiliriz. Kılavuzumuz İspanya’nın verdiği dersler ve kırmızısına ay-yıldız kondurulmuş Almanya bayrağı olacak.
Sonuçta futbol bu. Her zaman bir karşıta, bir karşı eşe gerek var. Maç (match)
kelimesi de ‘eşleştirme’ demek değil mi?