Üzülme Elvan, Mimar Sinan da devşirmeydi

?Son bin yılın en büyük ?Türk?ü kim?? diye sorsalar, Yunus Emre ile Mimar Sinan arasında kararsız kalırım. Aklım Sinan?a daha fazla kayar... Uygarlık sıçramasını taşa yazan o Sinan, küçük yaşta ailesinden alınmış bir Ermeni çocuğudur.

‘Son bin yılın en büyük ‘Türk’ü kim?’ diye sorsalar, Yunus Emre ile Mimar Sinan arasında kararsız kalırım. Aklım Sinan’a daha fazla kayar... Uygarlık sıçramasını taşa yazan o Sinan, küçük yaşta ailesinden alınmış bir Ermeni çocuğudur. Enderun’da, yani zamanın Üniversitesi’nde Osmanlı’nın bilimi ve kültürü içinde yetişmiştir. Yani terimin tam anlamıyla bir ‘devşirme’dir.
Tarihten ve tarih bilincinden kopartılmış bir toplum olduğumuzdan kavramları, onsekize girip gereksiz çalımlar atan forvetler gibi ezip duruyoruz... ‘Devşirme’, küçük yaşta alınıp belli bir sisteme göre yetiştirilen, Müslüman olmayan tebaa çocuklarına verilen bir ad. Osmanlı’da Yeniçeriler, önde gelen Sadrazamlar, bilim insanları böyle... Yükseliş döneminin dinamizmini büyük ölçüde bu sistem sağlamış.
Bir de, herhangi bir nedenle yetişkin yaşında Osmanlı’nın tarafına geçip, din değiştiren ve Müslüman adı alanlar var. Onlara da ‘dönme’ diyoruz. Akdeniz korsanlarının bir çoğu böyle... Özellikle duraklama döneminde Batı’dan gelip Osmanlı’da görev alan asker, sanatçı ve bilim adamları böyle... Şimdi de bu gelenek sürüyor. Futbolcu Marco Aurelio’nun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması gibi. Herhalde ‘gelenektendir’ diye vatandaşlık bağı gerektirmese bile adamın adını değiştirip ‘Mehmet’ yapıyoruz. Çok şükür artık sünnet olmayı şart koşmuyoruz!
Bir de eski terimle ‘mühtedi’ olanlar var. Tepedeki ünlülere bakarken, aşağıda, sıradan halk arasında sırf etnik köken ve dini inanç yüzünden yaşanan trajedileri unutuyoruz. Katliama, tehcire uğramamak için, yani sırf hayatta kalabilmek için etnik, kimliğini, dini inancını gizleyip Müslüman olan ve adını değiştirenler var. Onlar da ‘mühtedi’ diye geçiyor tarihte. Nüfus kağıtlarına böyle yazılıyor bir dönem. Sadece adlarını değil, bütün geçmişlerini, ailelerini, kültürlerini terkediyorlarlar zorla. Egemenlerin kayıtsız koşulsuz sadakat isteğinin kurbanları Mühtediler. Farklı olana tahammülsüzlüğün kurbanları...

‘Ne olursan ol...’
Çağdaş bir toplumda artık geride kalması gereken bu ayrımlar, tarihsel sorunlarını çözememiş bizim gibi toplumlarda ne yazık ki güncelliğini koruyor. İşte Elvan ‘Hewan’ Abeylegesse’nin tarihe geçen başarısının ardından gelişen tartışmalar...
Beni kimsenin etnik kökeni, inancı, düşüncesi ilgilendirmiyor. Bu ülkenin doğuştan mı yoksa dün mü vatandaşı olduğu da. Hatta vatandaşı olup olmadığı da. Özellikle spor gibi dili evrensel bir etkinlikten söz ediyorsak... Başta ‘bizim çocuklar’ olmak üzere oraya gidip yarışan bütün sporculara helal olsun. Unutulmaz anlar yaşattılar.
Beni insanların sahtekârlıkları ilgilendiriyor, başkalarının hak ve özgürlüklerini gasp etmeleri ilgilendiriyor, farklı olana uyguladıkları zulüm ilgilendiriyor.  Toplumsal hayatta da, sporda da... Sporcusunu robotlaştıranları, dopinge zorlayanları sevmiyorum. Kazanınca ortaya çıkan muktedirleri, sporu ‘utanma ya da utanmama’ meselesi yapan spor yöneticilerini sevmiyorum.
Bakın Usain Bolt, kronometrelerle, sayılarla alay edercesine koşuyor, ben ekran başında onun aldığı zevkin on katını alıyorum. Maradona, George Best, Pascal Nouma gibi, basketçi Dennis Rodman gibi, ‘ele avuca gelmez ama işini iyi yapan’ bütün ‘arızalılar’ seviyorum... Michael Phelps bile rekorlarıyla değil, son anda tırnaklarının ucuyla kazandığı yarışla ve o gidip gelen bayrak yarışıyla aklımda kalacak.
Birazcık yaşadım. Uzun mesafe koşuları en zor yarışlardır. Her yarış ayrı bir maceradır. Tıpkı hayat gibi. Zamanla, kendinizle, rakiplerinizle yarışırsınız her an. Her adımda tabanlarınız parçalanır, kalbiniz artık atmayacak gibi olur...
Sırtında hangi forma olursa olsun, Elvan’ın sessizliği ve yalnızlığı içinde salise ve salise verdiği mücadeleyi iliklerimde hissettim. Hele sondaki ataklara verdiği cevap. İşte kahramanlık bu. Sporda ve sporculukta bundan ötesi yok.
Gümüş madalyalar o kadar önemli değil. Elvan’ın gençliğini yaşamamacasına çalışmasına saygı duymak gerek. Seçmeler de düşünüldüğünde arka arkaya koştuğu 10 bin ve 5 bin metre yarışlarında gösterdiği  olağandışı dayanıklılık ve  cesaretin önünde eğilmek gerek. Onu 15 yaşında bulup ülkeye getirenlere, hak ettiği çalışma koşullarını sağlayanlara, ona emek verenlere teşekkür etmek gerek.
Bunun yerine hâlâ ‘Elvan’ı kabul’ sorunuyla uğraşıyoruz. Oysa kabul edilecek olanlar Elvan’lar değil, ‘biz’leriz. Her toplum farklı olanı kabul etme yeteneğiyle yücelir. Elvan ‘başarılı oldu, kabul edildi’ diyelim. Potansiyel birer esrar kaçakçısı ve suçlu görüp, gözaltılarda öldürdüğümüz, insan muamelesi yapmadığımız Afrikalı Siyahları kabul edebilecek miyiz?
Bu ülkede Lefter’ler, Niko’lar, Garbis’ler ulusal formayı giymişti gönül rahatlığıyla... Mesele ederler, etmezler, kendi bilecekleri bir şey ama diyelim etnik kökenine önem veren Kürt kökenli bir sporcu, bir Berfin, bir Welat, bu kimliğini koruyarak yarışabilecek mi Olimpiyad’da...
Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Almanya’daki Türkiyeliler Alman bayrağının kırmızısına ‘ay-yıldız’ı oturtuvermişti. Alman faşistleri küplere binmişti. Diyelim Türkiye’de Etiyopyalı bir kesim olsun. Elvan koşarken Türkiye bayrağındaki hilâlin yanına Etiyopya bayrağındaki o mavi daire içindeki sarı yıldızı koysunlar. Bunu kabul edebilecek miyiz?

Elvan ne için koşar?
Biraz suyu çıkarılmış deyişle “Hepimiz Elvan ‘Hewan’ Abeylegesse’yiz” diyeceğim şimdi ama diyemiyorum. Kolay mı o sabırla çalışmak, kolay mı öyle yarışmak?
Kolay mı Elvan olmak?
Elvan her şeyden önce daha iyi yaşamak için koşuyor. Çok doğal bu. Bunun için Etiyopya’da “hain” ilan edilmeyi bile göze alıyor. Ancak o finişe doğru adımlarını atarken aslında Türkiye’deki, Etiyopya’daki ve öteki yoksul ülkelerdeki bütün sporcular için koşu
yor... Belki hiç değinilmedi; spor yapma hakkı dahil birçok özgürlükleri daha küçükken gasp edilen bütün kız çocukları, bütün kadınlar için koşuyor. Kadına hâlâ ‘kadın’ diyemeyen, ‘bayan’ gibi uyduruk bir kelimeye sığınan resmi dile inat koşuyor. Sibel Özkan gibi, Azize Tanrıkulu gibi.
Gönlümdeki bütün koşu pistlerine, spor salonlarına bu kadınların adını veriyorum.

LİG SPOTLARI
Gol atmaktan ve yemekten korkanlar ligi:

Süper Lig mi dediniz? Eski tas, eski hamam... Sadece hamam daha sıcak, tas daha delik... Naklen yayınlanan maçlardan spotlar...
Yavaşı: Yana, arkaya  oynayan Galatasaray.
Korkanı: “Aman gol yemeyelim” diye topa dokunamayan, iki gol yedikten sonra korkunun ecele faydası olmadığını anlayan Beşiktaş...
Şaşkını: Senna’dan çalım yiyince orta alanı ‘yanpas’ Maldonado’ya ve “Top ayağıma gelirsem oynarım” Emre’ye emanet eden Fenerbahçe.
Kıpırdayanı: Henüz orta alan dinamizmi yaratamasa da Trabzonspor.
Güvensizleri: Kırmızı kart görünce forvet çıkarıp geriye yaslanan Denizli ile 2-0 öne geçince korkudan kalesi önüne yığılan Antalyaspor.
Kazananı: Dinamik orta alanıyla dikine oynayan Gaziantepspor.
Hayal kırıklığı: Toplara 4-5 metreden bakan 4.7 milyon avroluk ‘kelepir’ Sivok (6).
Göze batanları: Trabzon’un hareketli kanat beki Cale (3). Antalya’nın dağıtıcı golcüsü Djieuonu (29). Gaziantep’in 20 yaşındaki fidanı Murat Ceylan (5). Yine Antep’in ‘Brezilyalı Japon’u Tabata (10).
Seyirliği: Galatasaraylıların, Selçuk İnan’ın, Gökhan Gönül’ün şutları. Delgado’nun onsekiz içine ara pasları.
‘Yazıklar olsun’u: “Önleyeceğiz diye tribün dışı ve içi şiddeti artıran güvenlik anlayışı.
Alkışı: Taraftar popülizmi yapmadan yeni Avni Aker’de kale arkalarına ağ geren Trabzonspor yönetimi.
Kıssası: ‘0’ önliberoyla oynayan, bir değil, iki değil, tam üç forvetle oynar.