?Ya sev ya terk et ya da iyisi mi hiç gelme?

Kendinizi sorular, yani özgür tartışma üzerinden geliştirmezseniz, bitmiş cümleler, yani dogmalar üzerinden ayakta tutmaya çalışırsınız. Ülkeler de öyle... Memleketimizde 12 Eylül...
?Ya sev ya terk et ya da iyisi mi hiç gelme?

Trabzonsporlu taraftarlar Beşiktaş?la oynanan kupa maçında, Başbakan Erdoğan?ın ?görüşlerine? katıldıklarını göstermişlerdi. FOTOĞRAF: OSMAN ŞİŞKO / DHA

Kendinizi sorular, yani özgür tartışma üzerinden geliştirmezseniz, bitmiş cümleler, yani dogmalar üzerinden ayakta tutmaya çalışırsınız. Ülkeler de öyle... Memleketimizde 12 Eylül Paşalar Cumhuriyeti orasından burasından sallanırken merkezdeki güçler kendini, “Türklerin, Sünnilerin ve itaatkârların tek devleti” olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor. Çevreden merkeze doğru hızla ilerleyen hükümetin sözcüleri kendi üsluplarınca bu kervana katıldı. Savunma Bakanı “Milli devletin Ermenilerin ve Rumların tasfiyesi temelinde kurulduğunu” söyledi. Bir tarihçi söylese, hayırlı bir toplumsal vicdan ödeşmesine kapı açabilirdi bu. Ancak milli müdafaa bakanı, milli devletin bekâsı için bugün de Türk olmayanlara karşı benzer çözümler önerir havadaydı.
Sonra Başbakan, zarif üslubuyla ‘beğenmeyen gitsin’ gibilerinden bir şey söyledi... Tamam da, ben hiçbir şeyi beğenmiyorum. Yine de, gitme imkânım olduğu halde ve büyük ölçüde muktedirlerin yaptıklarından şiddetle rahatsız olduğum için, gitmiyorum. Ne olacak şimdi? Bu ülkenin Nâzım Hikmet gibi aydınlarına ve özellikle 12 Eylül’den sonra en iyi yetişmiş insanlarına sadistçe yapıldığı gibi vatandaşlıktan mı atacaksınız beni, yoksa Hrant Dink gibi toprağın altına yollanmama göz mü yumacaksınız!

Terk etmezsen...
Gaz yukarıdan geldi ya, işsiz, eğitimsiz, kadınsız, yani geleceksiz bırakılmış bir avuç genç, geçen haftaki Trabzonspor-Beşiktaş kupa maçında birilerinin ellerine tutuşturduğu bayrakları sallamış, meşhur ‘Ya Sev Ya Terk Et’ pankartını açmış... İş imkânı bulduklarında, haklı olarak  en başta bu adamlar ülkeyi terk eder, ayrı konu... Bir kere şu bayraklar bir gram et gibi, bin ayıp örter oldu. Kaçak inşaat yapan çatısına, insanları köle gibi çalıştıran işyerinin önüne bayrağı dikiyor. Memlekette temel hak ve özgürlükler çiğnendikçe bayrakların boyu büyüyor. Saddam’ın Irak’ında bile olur olmaz yerlere asılmış bu kadar bayrak görmemiştim. Aklımız durdukça bayrak sallıyoruz. Ya da tersi oluyor... Bu gidişle baskıları, haksızlıkları, yolsuzlukları, yağmalanan toprakları, yakılan ormanları gizlemek için bütün ülkenin üzerine bayrak örtmek gerekecek.
Sevgiden nasibini almamışların açtığı faşist sloganın doğal devamı var tabii. “Terk etmiyorsan malına, canına, ırzına göz koyarım, kimse karışamaz”... 1915’te, 6-7 Eylül’lerde, Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta Madımak Oteli’nde, yakılan köylerde olduğu gibi... Ülkeyi adam gibi yönetemiyorsan yarat bir düşman, milleti onlara karşı kışkırt, iktidarını sürdür.
Geçen haftaya kadar Bursaspor ve Beşiktaş yönetimlerinin yaptığı gibi... Bursaspor gibi şampiyonluğa oynaması gereken bir kulübü küme düşme hattının ve entrikalarının içine çek, takımı köstebek tarlası gibi sahada oynamaya mahkûm et. Sonra Beşiktaş nefretiyle ayakta kalmaya çalış. Acizliği tedbir almak sanan mülki amirlerin arkasına saklan, “Yönetici bile gelmesin” diye etrafı titret.
Öte tarafta, Beşiktaş gibi yüzyıllık bir kurumun yönetimine gel, bir denge ve sempati unsuru olan kulübünün bütün değerlerini harca, gerilimi azaltacağına körükle, sonra taraftarının sokulmadığı maçta seyirci yerine oturup ucuz kahramanlık peşinde koş.
Futbol bu. Sürekli nefretle oynayamazsınız bu oyunu. Pazar günkü maçta bir süre sonra seyirci de oynanan yavan futbolun havasına girdi, sustu. Maç sonunda futbolcular birbirlerine sarıldı, forma değiştirerek ayrıldı sahadan. İki sezon önce ise Bursalı futbolcular yönetimin zoruyla formalarının altına ‘hesap görüldü’ gibisinden, kan davasını andırır sloganlar yazan tişörtler giymişlerdi. Ne oldu? O futbolcuların hepsi başka takımlarda oynuyor bugün... Futbola ve hakça oyuna ne kadar bağlılar? Emeklerinin karşılığını alıyorlar mı? O zaman tutacakları hesap buydu. Şimdi de.
Oysa Bursa’da ve İstanbul’da oynanacak maçlara konuk takımın taraftarı alınsa ne olur? Gerçekten her yaştan ve kesimden konuk takım taraftarı biletini alıp maça girse, tribünlerde onlara geniş ve rahat bir yer ayrılsa futbolun güzel rekabeti sahadan tribünlere yansır. Başka bir şey olmaz.

Gelmek de dert, gelmemek de
Bizde ise rakip taraftarın alındığı maçlarda bile böyle olmuyor. Çünkü özellikle büyük maçlara konuk takım taraftarı diye bir avuç fedai birliği, ‘intihar taraftarı’ gidiyor. Maçtan saatler önce polis kordonu altına alınıyor bu taraftarlar, stada terör havasında sokuluyorlar, maçtan sonra saatlerce statta bekletiliyorlar ve yine toplu olarak polis kordonu altında bölge dışına çıkartılıyorlar. Bunun neresinde var şenlik havası... İşinde gücünde bir taraftar, çoluğuyla çocuğuyla böyle maça gider mi? Hal böyle olunca, coplanarak ya da coplanma tehdidi yaşayarak maça giden bu bir avuç fedai, yol boyunca ve stat içinde her türlü saldırganlığa meyyal oluyor.
Ama ne gam. Konuk seyirci stada giriyor ya... Âdet yerini bulmuş, durum kurtarılmış oluyor. Önce konuk takım seyircisi tribünlere alınmıyor, rakip taraftar olmayınca ev sahibi takımın taraftar grupları birbiriyle çekişmeye başlıyor. Sıradan futbolsever statlardan çekiliyor. Şampiyonluğa oynayan takımın maçlarında bile tribünde büyük boşluklar görülüyor. Seyircinin bu kadar horlandığı, tribünlerdeki seyir koşullarının bu kadar bozulduğu bir ortamda bu kadar seyirciye bile şükretmek gerek.
On gün önce Londra’da Fulham-Newcastle United maçına gittim. Tamam, İngiltere’de de araları gergin takımların maçlarında özel önlemler alınıyor ama ‘azınlık seyirci’ haklarından ödün verilmiyor. İki siyah-beyazlı takımın taraftarı arasında zaten böyle bir gerginlik yoktu. Taraftarlar birlikte aynı metro vagonlarında geldiler stada, aynı yoldan yürüdüler. Fulham’lılar konukların yerlerini bulmasına yardım ettiler. Hangi kadroyla sahaya çıkacaklarını sordular. Newcastle’lılara kale arkası tribünlerden biri tamamen ayrılmıştı. İki taraftar da sloganlarını bağırdı, maç şenlik havasında geçti.
Bu Pazar Eskişehirspor-Ankaragücü maçının görüntülerinde benzer bir hava gördüm. Demek ki taraftar rahat bırakıldığında böyle bir ortam doğabiliyor. Babalarımızdan dinlemeye gerek yok. 1960’lı ve 70’li yıllarda Dolmabahçe Stadı’ndaki ve Ali Sami Yen’deki Beşiktaş-Galatasaray ve Beşiktaş- Fenerbahçe maçlarına rakip takım taraftarı arkadaşlarımla giderdim, yolda takımlarımızın durumunu tartışırdık.

Ya da siz gidin
Ne oldu da oradan buraya geldik? Muktedirler iktidarlarını, düşman yaratmaya, farklı olana tahammül etmemeye dayandırdıkları için böyle olduk. Pankartlar konusunda en hassaslarımız bile ‘Ya Sev Ya Terk Et’ sloganına ses çıkarmadığı için böyle olduk. Federasyon bu tür pankartları ve gerginliği körükleyici tavırları görmezden geldiği için, kulağının üzerine yattığı için böyle olduk. Bu işlerde tarafsızlık, orta yolculuk olmaz. Görmezden gelmek onaylamaktır, desteklemektir... Sonra da sıkıştığınızda “Beğenmezsen gelme kardeşim” demekten başka bir şey yapmazsınız.
Her hafta İngiltere’ye gidip Premier Lig maçı seyredecek halimiz yok. Hani siz gitseniz de biz adam gibi maç seyretsek...