?Yar saçların lüle lüle?

Gazetenin spor servisinden "Kupayı kim alır?" dediklerinde, 2006 için açık ara favori gösterdiğim Hollanda dilimin ucuna geldi, vazgeçtim, "Rusya" dedim. Hollanda konusunda yarı ...

Gazetenin spor servisinden “Kupayı kim alır?” dediklerinde, 2006 için açık ara favori gösterdiğim Hollanda dilimin ucuna geldi, vazgeçtim, “Rusya” dedim. Hollanda konusunda yarı pişmanım şimdi. Eleme grubundaki maçlara bakıp bu kadar hızlı ve iştahlı atak yapacaklarını kestiremedim. İlerideki dört Hollandalı tek ve uzun paslarla gerçekten uçuyor. Bir forvet çıkıyor, giren roketleyerek başlıyor.

Kemalist savunma
Hollandalı forvetler bu atakları gerideki 2-4 bloğunun, solbek Van Bronckhorst dışında katı ve sabit durmasına ve topu en çabuk yoldan ileriye geçirmesine borçlular. Van Basten turnuvaların düzeyi yükseldikçe ‘Savunman kadar güçlüsün’ gerçeğine ermiş. Ortadaki iki defansif orta saha ve dörtlü savunma, oyunu kendi alanında kabul etmekten çekinmiyor. Sanki “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, ki o satıh bütün sahadır” deyişini duymuş gibiler. Orta çizgiden başlayarak, kademeleri ayarlı bir blok oluşturuyorlar.
Hollanda’yı favori göstermediğime yarım pişman olmamın sebebi ise savunmalarının ağırlığı... Orta alanda renksiz Toulalan’a ve hep geriye kaçan Makalele’ye bel bağlıyan Fransa hızlı adamlarını kanatlara çekerek geldi, Hollanda savunması açık vermeye, top çıkaramamaya başladı. Van Basten işte bu anda, forvet çıkartıp bir fazla savunmacı sahaya sürme ‘alaturkuazlığını’ yapmadı. Defansif Engelaar’ı çıkarıp çok yönlü Van der Vaart’ı orta alana çekti, Robben’i sol kanada koydu. Böylece hem kanat kilidi çözüldü hem de Portakaliler buradan  farka gitti... Elemeli turlarda bu ağır savunma ilk golü yerse Hollanda ne yapar? Benim için muamma...
Hollanda’nın futbolun birazcık yavaşını Hırvatistan oynadı Almanya karşısında. Kendi alanlarına organize biçimde çekilmekte bir sakınca görmediler ama müthiş dikkatliydiler. Biliç’in takımı geride organize olmanın, topu kazanınca dışbekleri de oyuna sokarak atakta hızlı ve değişerek çoğalmanın meyvelerini aldı. Sağda Corluka-Srna, solda Pranjiç-Rakitiç ikilileri Almanya’yı bağladılar. Almanya’da orta alanın yükü Frings’in üzerine biniyor.
Sol kanatta ikinci bir Lahm’ları yok. Hırvatistan’ın oyununun bir vites yavaşını İtalya karşısında Romanya oynadı. Ayrıca turnuvanın kaleyi görünce vurmaktan çekinmeyen ‘şutör takım’ı onlar.

İnkârın inkârı
Böyle turnuvalarda ikinci maçlar hep futbol zengini oluyor. Üçüncü maçlar ise ya sonuç ya da formalite...
İkinci maçlarda da hız başroldeydi. Takımları hıza göre ayırmak mümkün.
Atakta çok hızlı olan, savunmaları da hızlı ileri çıkan takımlar var. Toplara rakipten önce dokundukları için Rusya’yı gole boğan İspanya örneğin. Sonra Portekiz... Hızla hızın kapıştığı Çek maçını savunmalarını da oyuna sokarak kazandılar. Pepe-Carvalho ikilisi turnuvanın, korner falan dışında atağa çıkan tek savunma göbeği... Çekler’in atakları
aynı hızdaydı ama savunması yavaş kaldı.
Hollanda, Hırvatistan, Romanya savunmada sert, dikkatli ama göbekte sabit ve ağırca. Rusya, önünden kaplumbağa geçse dokunamayacak stoperlerinin kurbanı oldu. İtalya, solbek Grosso’nun açık gibi oynamasına karşın Cannavaro ve Nesta’sızlığın bedelini
fena ödedi. Donadoni’nin ‘Milanesk’ orta alanı Romanesk’leştirmesi aslında turnuva
stratejisinin ve kadrosunun ilk maçta inkarı demekti. Yine de hızlanamadı takım.
Daha ikinci maçta stratejisini iptal eden bir başka takım Türkiye’ydi. Hem  de elde olmayan nedenlerle... Emre B.’nin sakatlığı yüzünden Terim mecburen ‘ortada beyin, çevrede ayaklar’ düzeninden vazgeçer sanmıştım. Ancak sahaya çıkan onbir, Portekiz maçındakinin titrek bir kopyasıydı. Aurelio’nun yirmi metre önünde Tümer vardı. Baklava orta saha düzeninde her oyuncu topla gitmeye çalışıyor, sonuca etkisi olmayan kısa paslar yapıyordu... Bu demode anlayışı ‘tanrının lütfu’ yağmur işlemez hale getirdi. İkinci yarıya, sahaya güç koyarak takımı ileri iten bir orta alanla ve yer değiştirip kanattan içeri dalan bir forvet hattıyla başladı Türkiye. İlk kez birlikte düşünen, birlikte ve düzenli oynayan bir takım gibi gözüktüler. Bu kez de, kalesi önüne yığılıp, sadece ilerideki iki adama top şişiren İsviçre yardıma yetişti. Servet ve Emre A. bu iki adamla uğraşırken dış bekler Hakan ve Hamit orta alana çıktı. Türkiye yenik olduğu durumlarda gösterdiği ‘maça asılma’ refleksini gösterdi. Futbolcular kulübeye aldırmadan bildikleri topu oynadı.
Ne var ki bu akşam Çekler’in bu kadar geride oynayacaklarını kimse
beklemesin. Öne geçince de kalelerine yığılacaklarını... Oyunu kendi kalesi
önünde kabul eden taraf tura veda edebilir.

‘Auf wiedersehen’ deme özgürlüğü
Veda demişken, sırf ev sahibi diye grupta seri başı olan İsviçre ikinci maçta tribüne çıktı... Türkiye taraftarları o gece doyasıya bayrak sallayıp ‘Auf wiedersehen’ diye kızdırmış İsviçreli taraftarları... Stada bir arada girip, maçtan bir arada çıkan iki takım taraftarları arasında olay çıkmamış.
Bir düşünelim bakalım... Avrupa Şampiyonası bizde yapılıyor ve Saracoğlu’ndaki maçta İsviçre Türkiye’yi 2-1 yenip kupa dışı bırakıyor. Maçtan sonra İsviçre taraftarları stat çevresinde ve Taksim’de falan gözümüze gözümüze bayrak sallayıp “Yar saçların lüle lüle”yi söylüyor.
Ne yapardık?..