Yaşasın yenilme özgürlüğü

Tekrarlaya tekrarlaya büyüttüğümüz bir kavram var. Geçenlerde bizim gazetenin ön sayfasını boydan boya kaplıyordu: Korku... Nereye baksak bir korku görüyoruz. Haklı nedenleri olabilir. Ancak yarım bir bakış bu.

Tekrarlaya tekrarlaya büyüttüğümüz bir kavram var. Geçenlerde bizim gazetenin ön sayfasını boydan boya kaplıyordu: Korku... Nereye baksak bir korku görüyoruz. Haklı nedenleri olabilir. Ancak yarım bir bakış bu. İster kişisel, ister toplumsal olarak hissedelim korkunun olduğu yerde bir özgürlükten vazgeçme durumu, bir tür 'özgürlüksüzlük' var.
İktidarların en büyük silahı bu. 'Bölücü dış düşmanlar' korkusuyla içeride demokrasiden, çoğulculuktan vazgeçilir. 'Din elden gidiyor', ya da 'Laiklik elden gidiyor' diye, ki bunlar da aynı bağnazlığın iki farklı ifadesi sayılabilir, düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü feda edilir. Korkular üzerinde, sorgulanmaz, eleştirilmez, değiştirilmesine teşebbüs bile edilemez iktidarlar yükselir. İnkâr edilemez, üzeri örtülemez bir açık verildiğinde, bu rastlantısal bir aykırılık olarak bütünden ayrılır, göstermelik bir suçlu bulunur.
Yenilirsek ya hakem ya şike
Futboldaki en büyük korku ise yenilmek... Transfer dönemlerinde yönetimler taraftarlara gaz verip duruyor. 'Dünya takımları', 'rüya onbirler', 'yenilmez armadalar' kuruluyor. Avrupa kupaları almak, finaller oynamak çocuk oyuncağı! Sonra ilk puan kaybında saldırın hakeme, o olmadı hocalara, o olmadı bireysel hata yapan futbolculara... Milli Takım'ın İsviçre rezaletinin altında yenilme korkusu yatmıyor muydu?
İktidarın yanılmaz ve yenilmez olduğunu varsayan, yenilgileri hainlere ve dış düşmanlara bağlayan bir düşünme biçiminin ve tarih algısının uzantıları bunlar... Biliyorsunuz, resmi ağıza göre 'müttefikleri yenilince Osmanlı İmparatorluğu da Birinci Dünya Savaşı'nda yenik sayılmıştı'. Yani şikeyle! Yüz bine yakın gencin kırdırıldığı Sarıkamış'ı neredeyse 'beraberlik' sayacağız.
Neyse ki futbol tarihini yeniden yazmak mümkün değil. Sonuçlar kayıtlarda duruyor. Bütün maçlarını kazanmış, hiç gol yememiş bir takım yok ve olmayacak. Eninde sonunda herkes yenilgiyi tadıyor. Sahaya çıkıyorsanız yenilme olasılığını kabul ediyorsunuz zaten. Ayrıca futbolun kuralları, bilgisi ve kültürü evrensel. Görgüsü de her yerde. Her hafta sonu her ligden maçları izlemek mümkün. Sonuçta sahaya 11 kişi çıkıyor. Takımların performansları arasındaki farklar giderek azalıyor. Milli Takım'ın Avrupa şampiyonası grup eleme maçlarında Malta, Moldova karşısında aldığı sonuçlar bunun kanıtı...
Türkiye liginde çağdaş düzeyde top oynanıyor. İşte Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde son 16 takım içinde. Ancak skorun durumuna göre, oyun kalitesinin maç içinde bu kadar değişebildiği bir başka lig var mı bilmiyorum. Puan kaybetme, giderek yenilme, giderek kümeden düşme korkusu futbolcuların ayağına pranga oluyor. Beşiktaş'ın İnönü'de kazandığı Liverpool ve Marsilya Şampiyonlar Ligi maçlarını hatırlayın. Öne geçene kadar müthiş dinamik ve akıllı oynayan Beşiktaş ondan sonra kalesinin önüne yığılmıştı. Marsilya maçında golü yiyince yeniden dinamik futboluna dönmüştü. Yenilgi korkusuyla çıkılan deplasmandaki Liverpool maçını hatırlatmaya gerek yok... Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'ndeki başarısını, rakibe saygı duymanın ötesinde yenilme korkusunu üzerinden atmasına borçlu değil mi? Zico ve Roberto Carlos tecrübesinin takıma yaptığı en büyük katkı bu değil mi? Kanarya son Inter maçında yenilme kaygısını hissetti, sonuç ortada.
Düşme korkusu yaşamayan bir-ikisi dışında öteki takımları yenilme korkusu teslim almış durumda. Maçlara genellikle çok iyi başlıyorlar. Ne zaman öne geçiyorlar, o anda oyun bitiyor, skoru koruma korkusu her yanlarını sarıyor.
Puan kaybedilen maçlardan sonra, çok açık haksızlıklar yoksa sonucu hakemlere ya da tek tek futbolculara bağlamanın anlamı yok. "O çıkmasaydı bu çıksaydı, şu girmeseydi o girseydi" gibisinden hiçbir zaman doğrulanmayacak ve yıllar boyu sürecek varsayımlar da bir yere kadar geçerli... Evet, yapılan değişiklikler özellikle hocanın oyuna karşı yaklaşımını gösterir ama geriye düşen takımın oyuna forvet, öne geçenin de skoru korumak için savunmacı alması gibi genel geçer bir kural olamaz. O zaman ünlü Şampiyonlar Ligi İstanbul finalinde 3-0 gerideyken Benitez'in forvet çıkarıp oyuna orta alan oyuncu almasını, Gerrard'ı sağbeke çekmesini ve böyle yaparak 3-3'ü bulmasını açıklayamayız.
Özgürlük hattı
Yenilmeyi göze alamayan kazanmayı da hak edemez. Bu anlayışla maça çıkıp yenilseniz bile yenilgiden ders alıp güce dönüştürebilirsiniz. Yıllar önce izlediğim bir filmde bir bıçak vardı. Üzerinde 'Ne kork ne umut et' yazıyordu. Futbola uygun bir özdeyiş... Madem sahaya çıkmışsın oynamaya devam edeceksin. Kalıplarla, dogmalarla, korkularla savaşacaksın. Futbolda özgürlük bu olmalı. Sonuç değil, mücadelenin ta kendisi...

SPOT IŞIĞI
HAY ALLAH AHLAKINIZI VERSİN:

Beşiktaş'ın, 'Ucuzu olmadı, pahalısının fiyatını düşürttük aldık' açıklamasıyla transfer ettiği Gordon Schildenfeld'in futbolu hakkında bir şey söylemek mümkün değil. Sahada göreceğiz bunu.
Ancak bu transferden önce Gordon'un takım ve savunma arkadaşı Drpiç'ten vazgeçilme gerekçesi herhalde futbol kültürü tarihimize geçecek. Neymiş? Drpiç, Hırvatistan'da bir maçta uygunsuz bir harekette bulunmuş, tribüne dönüp şortunu indirmiş. Üstelik karısı da Playboy'a poz vermişmiş. Tiz kellesi uçurula, adı yasaklana... Yahu, Hırvatistan'da futbol federasyonu yok mu, mahkemeler yok mu? Herhalde futbolcunun hareketini değerlendirmiş, gereğini yapmışlardır... Öte yandan adamın eşinin ne yaptığından size ne? Türkiye'ye geldiğinde sizi dinden imandan mı çıkaracak? Çıkmaya bu kadar teşne olursanız çıkarır da gerçekten. Bunun için çıplak pozlara falan gerek yok. Saçı görünse yeter.
Bu alaturka bağnazlık bir de 'Beşiktaşlı duruşu' diye açıklanıyor. Federasyon 'Zaten hangi kurala uyuyoruz ki' deyip transfer süresini bir hafta uzatmasaydı ve siz de Drpiç'e imza attırmış olsaydınız, görürdüm ben duruşu. Böylesi omurgasız bir duruş fizyonomi mucizesi sayılmalı zaten. Baksanıza, Nobre maç sonunda oyuna girmeyi reddediyor, iki hafta sonra kadroda. Disiplinsiz davranışları yüzünden Batuhan'ın başka takımlara yollanacağı sert bir biçimde açıklanıyor, o da iki maça kalmadan kurtarıcı olarak sahada. Kulübün verdiği yetkiyi kötüye kullanmaktan yargılanan menajer, dava sürerken yeniden görevde.
Başbakan'ın "Batıdan ahlaksızlığı alıyoruz" diye kaygılanmasına gerek yok. Elini şortuna koyduğu için Pascal Nouma'nın kellesini uçurduk. Şikeci futbolcuyu kovuşturacağımıza, dört ay sonra başımızın tacı
yaptık. Tribüne hareket çeken 'çocuk'umuz ulusal takımın kaptanı... Kalıbına uydurup maçları yeniden oynattık. Bir gecede takımların adını değiştirip küme atlattık. Maçlar bahis kuponlarına açıklamasız giriyor çıkıyor... Bizde ahlâk sapasağlam anlayacağınız. Göz, pardon popo açtırmıyoruz.