Yaşayanlara mücadele etmek kaldı

Ölüm hayatın öteki yüzü... Biz faniler sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi günlük işlerin içine dalıyoruz. Hayal ediyoruz, uğraşıyoruz, didişiyoruz.

Ölüm hayatın öteki yüzü... Biz faniler sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi günlük işlerin içine dalıyoruz. Hayal ediyoruz, uğraşıyoruz, didişiyoruz. Teknoloji de bizi sanki üstün birer yaratık yapıyor. Her an her yerde olabileceğimizi, her şeyle ilgilenebileceğimizi, kısacık ömrümüzde birkaç ömürlük iş yapacağımızı sanıyoruz.
Ta ki ölüm hep en hazırlıksız zamanda, en olmayacak anda kendini hatırlatana kadar.
Hasan Doğan’ı federasyon başkanı seçilmeden önce tanıma şansım oldu. Ağırbaşlı, dinleyen, güven veren biriydi. Sizinle konuşurken kafasının ardında başka düşünceler olmadığına inanıyordunuz. Sohbetlerimizin büyük bölümü doğal olarak Beşiktaş üzerineydi. Has bir taraftar olarak kulübün durumuna üzülüyordu...
Futbolun genel meselelerine girdiğimizde heyecanı hemen artıyordu. Futbolu seven biriydi. Hakça oyuna büyük önem veriyordu. Seyircinin kollanması gerektiğini söylüyordu. 70 milyonluk ülkede çocuklara hak ettikleri spor yapma fırsatı verilmiyordu. En büyük derdi buydu.
Başkan vekilliği sırasında meydana gelen İsviçre maçı olayları en büyük sıkıntısıydı. Bu yüzden aktif görevlere soğuk bakıyordu ama sorunların çözümlerini düşünmekten
vazgeçmemişti. “Artık bu işlerin dışında kalamazsınız” demiştim.
Öyle de oldu. Hükümet darbesi sonucu Federasyon Genel Kurul üyelik yapısı değiştirildi ve Hasan Doğan başkan oldu... Kafasındaki gündem köklü değişimler içeriyordu. Maçların seyir koşullarının iyileştirilmesi, her olayda seyircinin cezalandırılmasından vazgeçilmesi, hakemlik kurumunun yenilenmesi, çocuklara ve gençlere spor yapma olanaklarının ve fırsat eşitliğinin sağlanması başlıca reform konularıydı... Futbolun siyaseti içine girdiğimden bu yana benim de dert ettiğim konulardı bunlar üç aşağı beş yukarı... Futbol üzerine yazdığımdan beri de dilim döndüğünce dikkat çektiğim konulardı.
Asıl mesele bunların nasıl hayata geçirileceğinde düğümleniyordu. “Rabbena
hep bana” diyen büyük kulüp oligarşisine dayanarak ne ölçüde sağlanırdı futbolda eşitlik? Hükümetin seçim taktiklerinin aleti olmuş belediye ve bakan kulüpleriyle ne ölçüde sağlanabilirdi bağımsızlık? Tabana dayanmadan, demokrasiye dayanmadan futbolseverlerin güvendiği, gönül rahatlığıyla maçları izlediği bir ortam yaratılabilir miydi? Eleştirilerimin ana ekseni buydu.
Hazırlıklı olmanın enerjisiyle Hasan Doğan önce ülke futbolunun gelirlerini arttırdı. Ardından ulusal takımı Euro 2008’e götürdü.  Olgun ve sevecen bir tavrı vardı. “İsviçre maçında Hakan Yakın ikinci golü atsa belki bunları hiç yaşamayacaktık” diyecek kadar bu oyunun cilvelerini anlamıştı... Üzüntüsü has taraftar üzüntüsüydü. Sevinci has taraftar sevinciydi. Onun gollerden sonra tribünde eşiyle içten kucaklaşmalarını gördükçe, ulusal takım üzerinden üretilen kişisel varoluş kavgalarına, saldırgan milliyetçi hamasete katlanabildim... Yarı finalin ardından gelen sükûnet ortamında futbolun temel meselelerini daha rahat tartışabilirdik ama bu kez ölüm izin vermedi.
Ölüm ne kadar gerçekse hayat da o kadar aldatıcı... Yakınları muhakkak Hasan Doğan’ın yokluğunu yüreklerinde hep derin bir acı olarak taşıyacak. Ama hayat bizi yeni gündemlere çekerek akacak.  Biz faniler işte böyle yazılar yazacağız Doğan’ın ardından. Adı bir iki yere verilecek. Sonra başkanlık seçimi gündeme gelecek, maçlar başlayacak. Gündelik dertlerimize dalacağız...
Hasan Doğan’ın anısına en büyük saygı onun düşündüğü köklü değişimleri hayata geçirmek olacak. Ama nasıl? Sıradan bir futbolsever olarak aklım erdiğince bunun takipçisi olacağım. Futbolseverin gönül rahatlığıyla maçlara gideceği, takımıyla sevinip takımıyla üzüleceği ama aklına başka bir şey getirmeyeceği, çocukların mahalle futbolu tutkusuyla topun peşinden koşacağı bir futbol ortamının takipçisi olacağım. Bu ortamın tabana, yani futbola gönül ve emek verenlere dayanılarak demokratik biçimde yaratılacağını savunacağım.
Bugün zaten ülkede her gündelik olay gidip sonunda otorite duvarına çarpıyor,
demokrasi sorunu haline geliyor. Öyle sanıldığı gibi akademik bir tartışma konusu değil demokrasi... Mükemmel bir şey de değil. Halkın polisten, jandarmadan korkmaması demek. Kırmızı ışıkta geçen polisi uyarabilmesi, su faturasına itiraz edebilmesi demek. Çocuklarının ölüme yollamamasına karşı çıkması demek. Otoritenin halka nasıl giyineceğini, nasıl sevineceğini, nasıl üzüleceğini, kısacası nasıl yaşayacağını, nasıl düşüneceğini, nasıl duygulanacağını dikte ettirememesi demek...
Ölenler ebedi huzur dünyasında şimdi. Biz yaşayanlara ise korkmadan ve bir yerlerden bir şeyler beklemeden mücadele etmek kalıyor.