Direnme YÖK

Mutlak özerklik ile akademik özgürlük birbirinden ayrılmaz. Üniversite eleştirecek, karşı çıkacak, duymak istemediklerimizi söyleyecek. Bırakalım üniversite kendisini yönetsin..

Üniversite, doğası gereği merkeziyetçi biçimde, tek elden yönetilmeye uygun bir yer değil. Olmamalı. Nokta. YÖK, bu yönetme sevdasının cisimleşmiş hali mi? Maalesef evet. Nokta, nokta, nokta.
Hükümetler de bayılıyorlar YÖK’e. Her yönetici iktidara gelmeden “Kaldıracağım” diyor. Ancak çeşmenin başına gelince, pırıl pırıl armatürlerin seyrine doyamıyor. Doyamayınca da pat karşımıza devlet aygıtı dikiliyor. Onun da görevi yasasıyla, kuralıyla herkese bir numara küçük gömlek biçmek. Sonra da gömlek pırtlayınca yama dikmek.

Deli gömleği
Devletin vatandaşa ne kadar güvendiği malum. Üniversiteden de huylanıyor. Onun için olası bütün senaryoları kurallara bağlamak istiyor. Sonra da aman kurallar su sızdırmasın diye her deliği tıkamaya çalışıyor. Fakat bu yetmiyor. Çünkü iki tür sorun hemen baş gösteriyor: Bir, sistemin boşluklarını bulmaya yeminli insanlar türeyiveriyor. İki, bürokrasi üzerine bürokrasi inşası, samimiyetle çabalayanları bezdiriyor. Hülasası, üniversiteye YÖK marifetiyle deli gömleği giydiriliyor.

Bakın sırf YÖK’ün varlığı bile eleştiri oklarını üzerine çekiyor. Nasıl çekmesin? Merkeziyetçi ve özerkliğin taksimini kendine bağlayan her kurum temsil etme sorunu ile boğuşmak zorunda. Buyurun mesela. Son yıllarda akademik başarının en önemli ölçüsü atıf sayıları. Bu sayı, yaptığınız çalışmaları dünyadaki araştırmacıların ne kadar kullandığını gösteriyor. Ben de YÖK üyeleri arasındaki profesörlerin atıf sayılarına Web of Science’dan bakayım dedim. Eğer rumuzla yazmıyorlarsa, önemli bir kısmının atıf sayısı sıfır!
Ya şuna ne dersiniz? Avrupa’daki üniversiteler ile istatistik yarıştırınca listenin en başına ülkemizdeki kadın akademisyen sayısını koyuyoruz. Çünkü Türkiye’deki kadın akademisyen sayısı Avrupa ortalamasının üzerinde. Bu sayının tartışılacak yanları var ama yine de üzerinde. Peki bir de YÖK yönetimindeki duruma bakalım. Bakmasaydık keşke. Toplam 31 kişiden sadece biri kadın.
Şimdi bu durumda fevkaladenin fevkinde kurallar silsilesi kursanız ne olur. Temsil sorunu yerli yerinde duruyor.

Alternatif?
YÖK ile ilgili bir sürü şey söyledim. Ancak şu soruyu da havada bıraktım: “YÖK gitsin de, ne gelsin?” Bir şey gelmesin. Çünkü üniversiteleri daha iyi yapmayı bir kuruma havale etmek, otoriter zihniyeti yüzünden yanlış. Oysa temel soru apaçık karşımızda duruyor: “Bir üniversite daha iyi olmaya neden çalışsın?”

Önce mutlak özerkliği konuşmalıyız. Mutlak özerklikle akademik özgürlük birbirinden ayrılmaz. Üniversite eleştirecek, karşı çıkacak, duymak istemediklerimizi söyleyecek. Bırakalım üniversite kendisini yönetsin. Ademimerkeziyetçilik öcü değil.
Bununla beraber üniversitelerin öğrencileri çekmek için çabalamalarını ya da bilimsel çalışmalarını arttırmalarını istemek de bizim hakkımız. Nasıl mı isteyelim? Tüm bunların yapılmasından en çok etkilenecek olanları denetçi yapalım. Yani, başta öğrenciler olmak üzere, toplum üniversitelerden hesap sorabilsin. Asıl bunun yollarını düşünelim. İşte o zaman üniversiteler kendilerini nasıl daha iyi yapacaklarını sorgulamaya başlarlar. Örneğin çığ gibi gelen yeni eğitim modellerine kafa patlatırlar. Akademisyenlerini makale yazmaya, ders kalitesini arttırmaya teşvik edecek yöntemleri düşünürler. Farklılaşarak bir adım önde gitmenin türlü yollarını bulmaya çalışırlar.
Tabii, ilk başta aksaklıklar olabilir. Var olan otoriter sistemi sürdürmek isteyenler de çıkacaktır. Hatta ayrık otlar temizlenene kadar kaos bile olabilir. Olsun. Yine de şu anki ataletten iyidir.
Tüh, yer kalmadı. Bir de herkesin katılımına açılan yeni YÖK yasa taslağı vardı. YÖK yerli yerinde duruyor ama kanunlarını değiştiriyorlar. Taslağı okudum. Bolca da not aldım. Onlar da haftaya.