Kağıda serenat

Dijital ile kağıt, Ezop masalındaki tavşan ve kaplumbağa gibiler. Radikal bugün kaplumbağayı emekliye ayırıyor.

Ne yalan söyleyeyim ben kağıttan okumaya bayılıyorum. Bir yazıyı, makaleyi ya da romanı elimde tutmayı seviyorum. Cildine dokununca, kapağını inceleyip sayfalarını çevirince keyifleniyorum.

 

Hele gazetenin yeri başka. Sabahları çayıma, kahveme eşlik ediyor. Aslına bakarsanız, bana eşlik eden o şeye tam bir gazete denemez. Daha çok ondan geriye kalanlar. Oğlan spor sayfasını aşırıyor (futbola sardı iyice). Ben daha müdahale edemeden kız kapaktaki mavi 'R' harfini kesiyor (baRbie). Olsun. Eve dağılmış sayfalarını birleştirdiğim her ne ise, ben onu okumaya doyamıyorum.

 

RAFTAN RAFA

Son zamanlarda bilgisayardan, tabletten ya da telefondan  da okuyorum tabii. Hem hangi çağdayız kuzum! Dijital metin okumadan olur mu? Onlarca kitabı, dergiyi ya da gazeteyi cebime koyup yola koyulmaktan nasıl vazgeçerim?

 

Gel gör ki kağıtta kalmış aklım, bazen dijitale ayak uyduramıyor. Bir kere yeni okuduğum dijital kitapların bırakın yazarlarını, isimlerini bile hatırlayamıyorum. Oysa elimde evirip çevirsem, masanın üzerinde günlerce göz göze gelsem imkânı yok unutmayacağımı biliyorum. Bugün hâlâ bir makaleyi dikkatli okumak istersem önce yazıcıdan çıktısını alıyorum. Sonra elimde kalem, kenarlarına notlar alarak üzerinde çalışıyorum. Tam eski usul yani.

 

Az önce baktım; bilgisayara yüzlerce yazı indirmişim. Tümünü okuyamayacağım o kadar belli ki. Fakat iki tıkla hepsinin içinde istediğim kelimeleri arayabilmek gerçekten bulunmaz şey. İnternet deseniz koca bir kütüphane. Ben daha harfleri yazarken Google binlerce sayfayı önüme yığıyor. Çılgın bir sürat!

 

Yine mızmızlanacağım ama işte o süratten bazen hiç hoşlanmıyorum. Telaşlandırıp, aceleye getiriyor işimi. Eskiden bir makalenin fotokopisi ya da bir gazete küpürü için kütüphane yollarına düşerdim. Dijital ile kıyas götürmeyecek kadar yavaştı tabii. Fakat kütüphanenin raflarında bir kitabı ararken çok zaman gözüm diğer raflara kayar, başka kitaplara bakmaya başlardım. Ağır ağır bir sürü şey okur, uzun uzun düşünürdüm. (Ahh düşünmek!)

 

Yavaşlığın da böyle bir kıymeti var...

 

YETİŞ BİLİM!

Yalnız olmasam gerek. Çünkü bilim insanları benimki gibi dertlere deva olacak çözümleri aramaya çoktan başlamışlar. Dijital yığından anlam çıkarmayı, her insana farklı sonuçlar verebilmeyi ve hatta azda karar kılmayı konuşuyorlar. Mesela bir araştırma yaparken sadece konuya en yakın olanları değil, uzaktan  ilgisi olan yazıları da kullanıcıya göstermekten bahsediliyor. Tıpkı raflar arasında gezmek gibi.

 

İnternette kişiye özel arama zaten epeydir yoldaydı. Yani bilgisayarın başına oturan insanın ilgi alanlarına ya da daha önceki aramalarına bakarak gösterilecek sonuçlar düzenleniyor. Şimdilerde bir de az sonuç göstermekten bahsediliyor. Evet az. Çünkü binlercesini önlerine dökünce insanlar ürküyor. Onun için sonuçların arasından kısa bir liste yapılması öneriliyor. Hatta bu listeye hiç alakası olmayan birkaç konu da eklensin diyenler var. Bu sayede listeye bakanların daha kolay seçim yapacaklarını iddia ediyorlar.

 

Dijital ile kağıt, Ezop masalındaki tavşan ve kaplumbağa gibiler. Radikal bugün kaplumbağayı emekliye ayırıyor. Ben de kaplumbağayı omuzlarımda uğrulayıp, tavşana hoş geldin demeliyim. Ama kütüphanemdeki kitaplarıma, masamdaki kağıt yığınına sırtımı bir çırpıda dönemem. Çok emekleri var bende. Onun için bu son yazıyı onlara ithaf edeyim. Sizinle ekranda buluşuruz.