Kalabalığın cahilliği

Demokrasi ile seçimi aynı şey sanıyoruz. Çeşitlilikte, ifade özgürlüğünde ısrar etmezsek cahil bir kalabalığa hızla dönüşeceğiz.

Vergiler nereye gidiyor? İş güvenliği ne durumda? En büyük ihaleleri kim aldı? Hepsi birbirinden zor sorular. Cevapları tam bilmiyorum. Bahse girerim siz de bilmiyorsunuz. Çok normal. Koskoca ülkede olan biten her şeyi bilmek imkânsız.

Bu nedenle bizi temsil edecek ve bize -en azından kâğıt üstünde- hesap verecek insanları seçiyoruz. Peki doğru kararları alacak insanları gerçekten belirleyebiliyor muyuz? Oylama yapıyor, çoğunluğa uyuyoruz. Demokrasi böyle işliyor. Sahi demokrasiye olan bu güvenimiz nereden geliyor?

Marki
Marie Jean Antoine Nicolas de Caritat Condorcet ya da kısaca Condorcet markisi, bundan 250 yıl önce yaşamış bir matematikçi ve politikacı. Kendisinin adıyla anılan ve demokrasiye destek çıkan ünlü bir teoremi var. Bu teoreme göre iki seçenek arasında seçim yaparken bireylerden ziyade tüm topluluğun aldığı karar daha doğru oluyor. Hatta nüfus arttıkça bu sonuç iyileşiyor. Yani çoğunluğun aklı, bireyin aklını yeniyor. Bu fikre şimdilerde ‘kalabalığın bilgeliği’ deniyor.

Fakat bu teoremin geçerli olması için üç önemli şart var. Birinci şarta göre seçeneklerden biri kesin doğru, diğeri de yanlış olmalı. İkinci şart, herhangi bir insanın doğruyu seçme olasılığı yüzde 50’den fazla olmalı diyor. Son şarta göreyse her birey diğerlerinden bağımsız olarak oy vermeli.

İlk iki şart ile ilgili söylenecek fazla bir şey yok. Seçeneğin kime göre, neye göre doğru olduğunu bilmek zor. Ancak son şartı birazcık kurcalayabiliriz. İnsanlar gerçekten de bağımsız karar veriyorlar mı?

Bir kere pek çok insan iyi hatiplerden ya da karizmatik liderlerden etkilenir. Ayrıca çevrelerindeki insanlar ile konuşur, kararlarını değiştirebilirler. Dolayısıyla bireyler karar vermede bağımsız değildir. Ancak son yıllardaki araştırmalar, bağımlı olsun olmasın toplumda yine de bir denge oluşabileceğini gösteriyor. Bunun için farklı görüşlerde bireylerin toplumda yer alması gerektiğinin altı çiziliyor. Tabii o noktada tüm bireylerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri önemli bir rol oynuyor. Çünkü insanlar kendi fikirlerini anlattıkça, başkalarıyla tartıştıkça bilgi yayılıyor. Uzun lafın kısası, çeşitlilikle birlikte bilge bir kalabalık ortaya çıkıyor.

Kutuplaşma
Bir de bizdeki duruma bakalım. Ülke feci halde ikiye bölündü. İki taraf birbirinden habersiz. Bir taraf kendi kanallarını izliyor; diğer taraf kendi gazetelerini okuyor. Herkes kendi mahallesinde oturup, kendi otobüsüyle, kendi mitingine taşınıyor. Bırakın çeşitliliği, iki taraf da en ufak farklı bir görüş bildirene tahammül edemiyor.

İfade özgürlüğü diyeceğim ama hiç demesem daha iyi. Baksanıza hapisteki gazeteci sayısında dünya lideriyiz. Milli irade, vatan-millet, gelenek-görenek, hassasiyet derken efsunla bağlanmış gibi geziyoruz. Ardından ne olduğu belli: Yasaklar geliyor, sesler kısılıyor; bağırış çağırış.

Her şeye rağmen aklı başında olan herkes demokrasi istiyor. Fakat demokrasi ile seçimi aynı şey sanıyoruz. Oysa demokrasi varsa seçim var ama seçim olunca demokrasi olmuyor. Çeşitlilikte, ifade özgürlüğünde ısrar etmezsek bilge değil cahil bir kalabalığa hızla dönüşeceğiz. O zaman da yanlış kararların arkası kesilmeyecek. Ya sonra? Sonrası yok.