'Made in Turkey'

Türkiye'de doktora yapan binlerce arkadaş var. Önemli bir kısmı öğretim üyesi olmak istiyor. Dışardan bakınca öğretim üyelerine talep var sanıyor insan. Maalesef kazın ayağı öyle değil.

15-16 yaşlarında olmalıyım. O zamanlar Amerikan arabası tek geçilirdi: Chevrolet, Buick, Cadillac. Dayanıklılık, yayla gibi koltuklar, otomatik şanzıman onlarda. Almanı, Fransızı, İtalyanı da vardı ama Amerikan arabası bambaşkaydı. Yerli malı derseniz, bütçenize göre bir kuş seçebilirdiniz: Serçe, Şahin, Doğan. Anadol rüzgârı pek kalmamıştı.

Bunları neden mi yazıyorum? Üniversite hocasını da tıpkı araba gibi, doktorasını aldığı ülkeye göre değerlendirenler var da ondan. Fakat bu teşbihte hata çok.

Doktora dediğin bir çeşit ehliyet. Üniversitenin üzerine yıllarca daha okursun. Tez yazarsın, makaleler yayımlarsın. Bunca mücadelenin sonunda isminin önüne ‘Dr.’ yazma hakkını kazanırsın. Ayrıca akademik bir pozisyon peşindeysen doktoranı almadan öğretim üyesi olman neredeyse imkânsızdır.

Türkiye’de doktora yapan binlerce arkadaş var. Bunların önemli bir kısmı üniversitelerde öğretim üyesi olmak istiyor. Dışardan bakınca öğretim üyelerine bol talep var sanıyor insan. Hele gün aşırı üniversite açıldığı düşünülürse. Maalesef kazın ayağı öyle değil.
Bir kere üniversiteler birbirinin aynı değil. Bir yanda sayıları hızla artan tabela üniversiteleri var. Vitrin güzel gözüksün diye ABD başta olmak üzere, yurtdışından doktora almış hocaların peşindeler. Haydi onları geçtik. Öte yanda bilimsel çalışmalara, araştırmaya önem veren çok iyi üniversitelerimiz var. Bu üniversitelerdeki pek çok hoca da Türkiye’den alınan doktoraya hafiften burun kıvırıyor. Akıl alır gibi değil çünkü kendileri de doktora öğrencisi yetiştiriyor. Gözün çıksın ironi!

Kim ne derse desin; dünyanın en iyi üniversiteleri Amerika’da. Ancak aynı Amerika’da doktora enflasyonu da var. O en tepedeki üniversitelerden bile zayıf ama bir şekilde doktorayı kapmış insanlar çıkıyor. Evet, bize göre oran çok düşük fakat çıkıyor.
Şüpheniz olmasın, bizim üniversitelerimizde de doktora yapan dört dörtlük arkadaşlar var. Sırf doktoranın menşeine bakılıyor diye, neden o arkadaşlar 1-0 yenik başlasınlar müsabakaya? Böyle saçmalık olur mu? Bu yanlı tavrın kılıfı da hazır, ‘tersine beyin göçü’. Yanlış anlaşılmasın; yurtdışındaki araştırmacılar buyursunlar, gelsinler. Memleket kazanır. Fakat şu da unutulmasın: Her göçen beyin, göçmeyenden iyi diye bir kaide yok.

Tamam başka bir ülkedeki çalışma ortamını görmek, bilim camiasını tanımak önemli. Parlak arkadaşlar da zaten doktora sırasında ya da sonrasında yurtdışına çıkıyorlar. Dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları ile tanışabiliyorlar. Bu neden yeterli gelmesin? Bir grubu ya da diğerini kayırmaktan bahsetmiyorum. Sadece müsabaka adaletli olsun diyorum.

Madalyonun bir yüzü böyle. Gelelim diğer yüzüne. Burada yetişen öğrencilerin büyük kısmı da maalesef Amerika’da ya da Avrupa’da yetişenlerle rekabete girmeye hazır değiller. Kendi çalıp, kendi söylemeyi seven yüzlerce bölüm var bu ülkede. Hocalar doktora öğrencilerini mezun eder etmez aynı bölüme öğretim üyesi olarak alıyorlar. Bir süre başka bir yerde çalışmalarını, kendi ayakları üzerinde durmalarını beklemiyorlar. Hal böyle olunca bölüme herhangi bir eleştiri, yenilik getirecek ses çıkmıyor. Usta memnun; çünkü arkadan gelenler tehdit değil. Çırak memnun; çünkü örülü kozanın içine yerleşmek kolay. Büyük bir hızla bölümler hocalara, hocalar bölümlere benziyorlar.
İçlerine kapanmış üniversiteleri önce ulusal, sonra da uluslararası arenaya sokmak iyi bir yol. Kendilerini kıyaslamaları ve sonra da şapkalarını önlerine koyup düşünmeleri yerinde olur. Bunların olması için de en önemli şart üniversiteleri şeffaf ve demokratik hale getirmek. Yoksa numaradan ilanla, kayınçoyu bölüme almakla bu işler olmaz.