Canavarlar

'Çünkü canavarların gözleri kocaman, her şeyi görürler.'

Geçen kış 8-10 yaş grubu çocuklara verdiğim bir sanat seminerinde, gruptaki erkek çocukların hepsinin bazı ortak ilgilerini keşfetmiştim. Çocukların çoğu ışın kılıçlarını çekip ölümcül canavarların peşinden koşturmak istiyordu. Bazılarıysa kendi canavar olmak istiyor, bunun dışında hiç bir şey ilgilerini çekmiyordu.

Canavar olmak isteyen çocuklardan birine neden böyle istediğini sorduğumda ‘çünkü canavarların gözleri kocaman, her şeyi görürler’ demişti. Çocuk belki de haklıydı. Kafasında tepegözden, uzaylılara kadar yaratıklar düşünüyor, en nihayetinde o da bir canavar olmak istiyordu.

Aslında tarihe ve mitolojilere baktığımızda insanın canavara dönüşmesi çok da olağandışı değil. Kurt adamdan vampirlere, hatta böceğe dönüşen insan teması belki de en öne çıkanlardan. Bunda belki de insanın doğaüstü yapıya veremediği bir anlam yatıyordur. Belki de iyi ve kötü kavramlarını görselleştirme isteği. Sahi insan zihni neden bir canavar yaratma ihtiyacı duyar ki?



Avusturalyalı sanatçı Patricia Piccinini’nin işlerine bakıyorum. (Belki hatırlayanlarınız olacak, geçen sene Arter’de bir sergi açmıştı.) İnsan ve hayvan formlarını karıştırarak iki tür arası tuhaf yaratıklar tasarlıyor, hatta insan derisi ve saçlarını kullanıyordu. Piccinini’nin kimi işleri kocaman gözlü minik burunlu bu yaratıklara karşı sevgi uyandırırken, kimi de oldukça tuhaf, bakanda bir uzaklaşma hissi yaratıyordu. Aslında her biri insanın ve de uzantısı oldukları doğanın görsel kodlarını sorgulatıyorlardı.



Başka bir sanatçı, Çinli Huang Yong Ping ise canavarlar konusunu bambaşka bir şekilde ele almıştı. Huang, kaplumbağa şeklinde kapalı bir alanın içine yılan, akrep, tarantula, hamamböceği, kırkayak ve kurbağalar koymuş, onları bu kapalı alanda yaşamaya mahkum etmişti. ‘Dünya Tiyatrosu’ adlı bu iş, bir süre sonra hayvan hakları savunucularının tepkisini çekip kaldırılsa da, Huang asıl canavarlığın ancak yan yana yaşamaya mahkum edilen canlılar arasında gözlemlenebileceğini savunuyordu.

Arkaik temsiliyetleri geçersek, bugün canavar olmanın ne demek olduğu konusunda uzlaşılmış bir görüş de yok. Kimileri için klonlanmış bir koyun da, bir terörist saldırı kadar canavarca olabiliyor, zira ikisi de doğanın dengesini yıkıyor. Belki bugünün canavarları yarı-insan, yarı hayvan, kurt adam, ya da iblis değil ama onlar da tıpkı bu yaratıklar gibi yapay yaratıklar. Üstelik bir o kadar da yanıbaşımızdalar.

Öte yandan bir de doğaüstü özellikler kazanmadan yaşayan canavarlar var. Onlar çocuk değil. Ergenler, üstelik etrafımızdalar. Gözleri kocaman olmasa da, gözlerinin, kulaklarının, ellerinin erişebildiği her yerde hayatımızı kontrol altına almaya muktedir canavarlar onlar. Konuştuğumuzu, düşündüğümüzü, giydiğimizi, hareketlerimizi görüyor hesap soruyorlar. Her seferinde kızıyor, her seferinde daha da canavar oluyorlar. Sahi onları ne yapacağız? Yoksa biz de kendi dünya tiyatromuzda hep birileriyle mi savaşacağız? Sahi bizim ışın kılıcımız nerede?

Aklınıza takılan tüm sorular için:
guncelsanatkafasi@gmail.com Twitter: @sanatkafasi @isilegri