Eva ile Füsun

Bu hafta biri Almanya biri Türkiye'de doğmuş iki kadının hikayesine uzanıyoruz.
Eva ile Füsun

Bugünkü yazımızın karakterlerinden biri 1936 yılının Almanya’sında, diğeri 1938’in Türkiyesi’nde dünyaya geldi. Eva, Nazilerden kaçıp ailesiyle ABD’ye yerleştiğinde sekiz yaşındaydı. Annesinin intiharı sonrası babasının yeni eşine kafa tutarak evi terketti. Sanatçı olmaya karar verdiğinde 16 yaşındaydı. Yale Üniversitesi’ne girip yaptığı çizimlerle dikkatleri çektiğinde ise 19. Kendinden yaş ve kariyer olarak daha önde olan heykeltraş Tom Doyle ile evlenip, eşinin aldığı bir iş için Almanya’ya geri döndü. Almanya’dan döndüğünde ise eşinden çok daha ünlü bir sanatçı olacaktı. Beş yıl boyunca çalışarak resmin tuvaldeki sınırlarını genişleten ve bugün pek çok koleksiyonda yer etmiş işlerini üretti. Çelik, lateks, fiberglas gibi endüstriyel malzemeleri tuvale eklemledi. 34 yaşındayken beyin tümörü sonucu öldü.

Füsun’un hikayesi ise bir Ömer Kavur filminden çıkmış gibi. Kuzguncuk’ta kardeşi İlhan’la büyüdüğü ev biblolar, porselenler ve aynalar içinde fantastik bir dünyadan fırlamış sanki. Füsun da bu dünyadan yola çıkıp ABD’ye, Maryland’e gitti. Füsun da heykelin ne demek olabileceğini, hangi malzemeden yapılması gerektiği yönündeki fikirleri, mekana nasıl yayılacağını zorladı. Dantel, kumaş, mobilya parçaları, ses, ışık ve gölgeyi heykelleştirdi. Türkiye’ye dönüp büyüdüğü evde çalışmaya devam etti, onlarca sergiye imzasını attı. İşlerindeki sessiz müzik kavramı üzerine şöyle konuşmuştu:

“Bir heykele ya da resme bir iki dakika ayırıyor izleyiciler. Hemen önünden geçiyor. Müzikteki gibi zamana yayılmasını istedim. Gündelik objeleri kendi anlayışıma göre bir anlam yapması için tasarladığım bir müziğe göre bir kompozisyona koyuyorum.
Herhangi bir teoriden kaynaklanmıyor yaptıklarım. Tamamen içgüdüsel, ondan evvel tüm okuduklarımı bildiklerimi unutarak başlıyorum.”

Eva Hesse’nin işlerini yıllar önce Chicago’daki bir müzede görmüştüm. Tuvalin bir köşesinden diğer köşesine uzanan bir metal parçasından oluşan iş aslında resmin (ya da heykelin) bambaşka bir şekilde oluşabileceğini söylüyordu. Füsun Onur’un sergisine ise geçtiğimiz hafta İstiklal Caddesi’ndeki sanat mekanı Arter’de rastladım. Tıpkı kendi büyüdüğü ev gibi, ışıklarla, gölgelerle, duyulmayan bir ses ve içinde yüzülmeyen bir denizin olduğu tıpkı akvaryum gibi gerçeküstü bir dünya yaratmıştı. Sergi hala devam ediyor, görmeyenlere şiddetle tavsiye edilir.

Eva Hesse eve Füsun Onur’un bir zamanlar tanışıp tanışmadığını bilmiyorum. Ama bu iki kadın sanatçının fikirlerinin, hislerinin, gördüklerinin bir noktada birleştiğini düşünüyorum. Sanatın bilindik kalıplarının üzerine bambaşka bir dil kuran bu iki sanatçının işleri görülmeye değer.

Aklınıza takılan tüm sorular için:
guncelsanatkafasi@gmail.com Twitter: @sanatkafasi @isilegri

Daha fazla bilgi için:
http://www.evahessedoc.com/

Füsun Onur ile 'Sessiz Müzik' üzerine
https://vimeo.com/69694322