Gelecek yok, TİNA var!

Sıkboğazdaydık. Kaynak lazımdı. Gelecek yoktu, sadece TİNA vardı.

TİNA ortaya çıktığında, yani 80’lerde ben çocuktum. Anneannemin evinin önündeki ağaçlık arazide elimizde çomaklarla oynuyor, bi yandan da “I love you I love you, do you love me yes I do” şarkısını fantazi müzik ezgileri eşliğinde söylüyorduk. TİNA bizim için bir şey ifade etmiyordu. Hayat oyun ve şarkılardan ibaretti.

TİNA yani uzun versiyonuyla ‘There is no alternative” (başka care yok), 80’lerde Margaret Thatcher’ın kullandığı, liberalizme karşı bir alternatifin olmadığını ileri süren bir slogandı. 80’li yıllar Thatcher hükümeti ile beraber İngiltere’de neoliberalizmin ve özel sektörün yüceltildiği yıllardı. Dönem özelleştirme dönemiydi, darboğazdan çıkmak için başka çare yoktu. En azından Thatcher öyle söylüyordu. Kemer sıkma adı altında kamu sektörünün varlıkları dağıtılıyor, toprak ve kamusal altyapı peşkeş çekiliyor ve tüm bunlar üst-elit kesimin çıkarları adına yürütülüyordu. Belediyeler bütçe kesintilerine uğruyor, kütüphaneler ve spor salonları kapatılıyor, eğitim bütçesi kısılıyordu. Kamusal altyapı ise kar amacı güden çıkar çevrelerine ve akbabalara yönlendiriliyordu. Biz “I love you” söylemeye devam ediyorduk.

Kısa süre sonra TİNA yayılımcı bir yaşam felsefesi haline gelmişti. Giderek artan taşeron şirketler özelleştirilen tüm kamu sektörlerinin hizmetlerini üstlenirken, onlara ödenen sözleşme bedelleri sorgulanmıyordu bile. Çevrilen dolapların üstü sıkı sıkıya örtülüyor, devlet ise sadece özel sektörün bütçeleri ve kendi banka hesaplarındaki paraları dert edinen sağ-eğilimli bürokratların eline bakıyordu. Bize gelince büyüdükçe sokakta daha az oynar olmuştuk, zaten anneannemin evinin önündeki ağaçlık arazi de çoktan yıkılıp inşaat olmuştu bile. Ümit Besen’in yerini 90’ların pop şarkıları almıştı.

80’ler 90’ların önünü açtı, 90’larsa 2000’lerin. Bizde de durum farklı değildi. Giderek kentler, tarım arazileri, dereler, kamusal hizmetler birer birer hissedarların payına devredildi. Başka çare yoktu, durum dardı. Sıkboğazdaydık. Kaynak lazımdı. Gelecek yoktu, sadece TİNA vardı. Hep birlikte kemerleri sıktık.

Bugünse TİNA her yerimizde. Memleketi şantiyeye çeviren inşaat alanlarında, madenlerde, kesilen zeytin ağaçlarında, susuz bırakılan derelerde... Birilerinin refahı adına kesilen kamu hizmetlerinde. Yerine sayısı gitgide artırılan gaz fişeklerinde. TİNA içimizde. Gözümüzün yaşında.

Başka çare yok mu gerçekten? Teorisyen Andy Merrifield’a göre, kötü yönetimlere karşı acilen mali hesap verilebilirlik ve şeffaflığa ihtiyacımız var. Kimin neye sahip olduğunun kayda geçirilmesi ve bir nevi ‘yurttaş teftişi’ mekanizmasının başlaması önemli. Ancak bu girişimler sayesinde toplumsal bir hareketin başlatılabileceğini söylüyor Merrifield.

Türkiye’de çalışan bir grup akademisyen ve sanatçının başlattığı Mülksüzleştirme projesi de bu bağlamda önemli. Mülksüzleştirme, yani kamuya ait olan alanlarımızı nasıl ve kimlere kaybettiğimizi haritalar üzerinden derleyen bu projeyi internetten siz de takip edebilirsiniz. (http://mulksuzlestirme.org) Siteden iktidarı oluşturan güç ilişkileri hakkında, kentsel dönüşümün paydaşları hakkında, bu paydaşlar arası stratejik ortaklıklar hakkında bilgi almak mümkün. Zira kendi tabirleriyle problem sadece bir bakanın damadının bir holdingin CEO'su olması değil, çok daha derin ilişkiler ağlarıyla karşı karşıyayız. Üstelik siz de katkıda bulunabilirsiniz. Belki yaramıza acil bir çare değil ama şimdilik bizim TİNA mız da bu gibi, değil mi?


Kaynakça: Mekan Meselesi, Tekin Yayınları

http://mulksuzlestirme.org/


Güncel sanatla ilgili aklınıza takılan tüm sorular için: guncelsanatkafasi@gmail.com Twitter: @sanatkafasi @isilegri