Gitmek mi zor, kalmak mı zor?

Mutluları mutsuza çevirmek de buranın bir alışkanlığı çünkü. Haklısın diyorum, kalıp mücadele etmek gerek. Ama nereye kadar? Nereye kadar?

Bu hafta Radikal’de sanatçı Ulay’la yaptığım söyleşi yayımlandı.  Söyleşiden, daha doğrusu Ulay’ın basın toplantısından önce dışarda durmuş sohbet ediyorduk ki, Ulay İstanbul’un ne kadar harika bir yer olduğunu, burada yaşadığım için ne kadar şanslı olduğumu anlatmaya başladı. 

Biraz dinledikten sonra bikaç cümle etmeye çalıştım. Ama dedim sözünü keserek, tam ama’lı cümlelerimi sıralamaya başlamıştım ki söylediklerimin hiç birinin fikrini değiştirmeyeceğini farkettim. Sustum. O sırada basın toplantısı başladı, Ulay seyircilere “Ne New York ne Londra, şu an olunması gereken tek yer İstanbul’dur” dedi. Herkes alkışladı.

Elbette Ulay kendince haklıydı. Kısa süreliğine yurt dışından gelmişti, tam bienal ve fuar açılış haftasıydı, etrafındaki herkes ilgiliydi, sorunlar her ne kadar konuşulsa da baki kalan hissiyat yaşananlar oluyordu.

İş gereği yurtdışından sürekli misafir ya da arkadaşlarım geliyor. Hepsi ne kadar şanslı olduğumuzu, Türkiye’nin harika bir yer olduğundan bahsediyorlar. İstanbul’un, Boğaz’ın, yemeklerin, sanatçıya verilen değerin harika olduğundan, burada yaşamanın ne kadar güzel olabileceğini anlatıyor herkes. Doğru, haklılar. Sonra buralı arkadaşlarla buluşuyorum. Herkes bezmiş, şikayet ediyor, trafikten, yediği en basit yemeğe fahiş fiyat ödemekten, her an herkesin herkesle kavga edebilme potansiyelinden, sokakta erkeklerin gözlerini dikip öylece bakmasından, metroda sol merdivende inadına duranlardan, mahalledeki inşaat gürültüsünden, dolardan, salak yerine konmaktan, haklarının yenmesinden, bunu bilip de bir şey yapamamaktan, sokakta yürüken gazlanmaktan, güzel şeylerin yokluğundan, her şeyin kötü olduğundan şikayet ediyorlar. Herkes bir şekilde gitmenin yollarını arıyor. Haklılar.

Herkes haklı. Ne her şeyi bırakıp gitmek kolay, ne de kalmak. Gündelik hayatın bir mücadele alanına dönüştüğü, sürekli uyanık kalıp arkanızı kollamanın zorunluluk haline geldiği bir ülkede kalmak kolay değil. Öte yandan kıyıya vuran çocuk cesetlerini görüp de gitmeyi istemek de bir tokat gibi vuruyor insanın yüzüne. Gitmek, gidebilmek de bir lüks çünkü. Sonra? Sonrasında kalan ise arada kalmış insanlar topluluğu oluyor, ne giden, ne de kalıp haline şükredebilen...

Söyleşide Ulay’a gençlere ne tavsiye vereceğini soruyorum. Hoşnutsuzluktan sanatçı olduğunu, ne kendini, ne ülkesini, ne de yapılan sanatı beğendiğini, böylelikle sanatçı olmaya karar verdiğini söylüyor. Hoşnutsuzluğun buradakiler için ortak bir zemin olduğunu söylemek istesem de, onun hoşnut halini bozmak istemiyorum. Mutluları mutsuza çevirmek de buranın bir alışkanlığı çünkü. Haklısın diyorum, kalıp mücadele etmek gerek. Ama nereye kadar? Nereye kadar?

Güncel sanatla ilgili aklınıza takılan tüm sorular için: guncelsanatkafasi@gmail.com 

Twitter: @sanatkafasi @isilegri