Marina ve Ulay'ın dayanılmaz hafifliği

Oysa ki Marina ve Ulay konuşmuyordu. Kan kırmızısı bir ülkenin dayanılmaz hafifliğine ayak uydurmuş, öylece bakışıyorlar, herkes durmuş ağlayarak onları izliyordu.

O akşamüstü Taksim’de dolanıyor, vakit öldürmek için oyalanıyordum ki şarjımın bitmek üzere olduğunu farkettim. Yüzde üç diye sinyal veriyordu telefonum. Tehlikeli bir durumdu. Saat sekiz buçukta üniversiteden arkadaşlarımla buluşacaktım. Saat yediydi. Hemen bir dükkana girip telefonumu şarja takmayı düşündüm. Akabinde ise karşıma ilk çıkan ve biraz da olsa vakit geçirebileceğim bir sanat galerisinde buldum kendimi.

Bu tip sanat galerilerinin güzel bir tarafı da çoğu zaman bedava telefonunuzu şarj edebileceğiniz bir priz bulmanız ve yine bedavadan su içip, tuvalete girebilmenizdi. Ben de aynen bunları yaptım. Bütün ihtiyaçlarımı giderdikten sonra da içerdeki resimlere bakmaya başladım. Büyültülmüş et resimlerinin olduğu fotoğraflar vardı duvarda. Tam anlayamasam da gene de uzun uzun bakıp anlamış gibi yapıyordum ki, içerden bir yerden az sonra ana salonda bir performansın başlayacağına dair bir anons geldi. Belki ilginç olabilir diye düşünüp, yavaşça performansın olacağı yere doğru ilerledim.

Bir kaç dakika geçmişti ki, birden içerisi kalabalıklaştı. Benim gibi performansı bekleyen pek çok insan birikmişti etrafımda. Ben de önlere doğru ilerleyip, ayakta da olsa kendime bir yer kaptım. Sahne falan yoktu, hep birlikte huşu içinde boş bir masaya bakıyorduk.

Az sonra masanın bir ucuna bir kadın gelip oturdu. Kadın bir yerlerden tanıdık geliyordu ama kim olduğunu çıkaramadım. Kıpkırmızı bir elbise giymişti, sanki karşısında biri varmış gibi boşluğa doğru bakıyordu. Birkaç dakika geçmişti ki bir adam yavaşça adımlarla masaya doğru ilerleyip kadının tam karşısına oturdu. Kadın kafasını kaldırıp adama doğru baktı. Göz göze geldiler. İşte o anda kalabalıktan bir çığlık yükseldi.

Kadın ve adam sessizce göz göze bakışıyor, kalabalık ağlaşıyordu. Gerçekten. Kimileri sessizce iç geçiriyor, kimileri olduğu yerde göz yaşı döküyordu. Ne olduğuna tam anlam veremesem de, merakla beklemeye başladım. Bir kaç dakika daha geçti. Durumda hiç bir değişiklik yoktu. Kalabalık daha da meraklanmış, tıpkı bir film izler gibi pür dikkat sahneye kesilmişti. Bense durumun belirsizliği içinde biraz sıkılmıştım doğrusu. Bir aksiyon olsun istiyordum. Adam kalkıp kadını öpsün, kadın da ona sarılsın, ya da bir tokat atsın diye bekledim, olmadı.

Kalabalığı bırakıp telefonumu almak üzere resepsiyona doğru ilerledim. Resepsiyondaki kız da bir elinde mendil almış, uzaktan performansı izliyordu. ‘Telefonumu alabilir miyim’ diye ürkekçe sordum. Kız performansı işaret etti. Anlamadım.

Kızın göz hizasının tam karşısına geçerek tekrar telefonumu istedim. Suratıma bakmadan ‘ne kadar da birbirlerine yakışıyorlardı’ diye iç geçirdi kız. Anlaşılan herkes bir garipti. Sanat performansları bana göre değil diye söylenerek, telefonumu almak üzere kızın masasına doğru eğildim. O sırada bana döndü.

‘Tanımıyorsunuz onları değil mi’ diye sordu. ‘Tanımam mı gerekiyor’ diye haşince cevap verdim. Tekrar performansa çevirdi kafasını kız. ‘Marina Abromoviç ve Ulay’ dedi. ‘Sevgiliydiler. Uzun yıllar birlikte çalıştıktan sonra ayrılmışlardı. İlk defa burda karşılaşıyorlar, hem de performansın ortasında. Ne kadar acıklı değil mi?’

Tekrar kafamı çevirip sahneye baktım. Kırmızı elbiseli orta yaşlı bir kadın ile saçları hafifçe kırlaşmış bir adam gözlerini kırpmadan birbirlerine bakıyordu. Herkes nefesini tutmuş onları izliyor, ama hiç bir şey olmuyordu.

Birden aklıma dış dünya geldi. Dışardaki dünyada da herkes iyi bir şeyler olsun diye bekliyor, hiç bir şey olmuyordu. Mesela ne zaman bıyıklı ve birbirine sürekli bağıran adamlar ülkenin içine etmeyi bırakıp konuşabilecekti? Ne zaman sokaktaki adamlar kadınlara gözlerini dikip film izler gibi onları seyretmeyi bırakacaktı? Ne zaman balığı daha ucuza alabilecek ve bu beton şehirde denize girebilecektik? Selfi çubukları hayatımızdan ne zaman çıkacaktı? Bunları ve bunun gibi şeyleri bilmek, sırf birilerinin hırsı için yeniden patlayan ölüm ve şiddet haberlerininin vebalini kim taşıyacak açıklasınlar istiyordum. Oysa ki Marina ve Ulay konuşmuyordu. Kan kırmızısı bir ülkenin dayanılmaz hafifliğine ayak uydurmuş, öylece bakışıyorlar, herkes durmuş ağlayarak onları izliyordu. Uzanıp telefonumu aldım. Şarjım yüzde elliydi. Diğer yüzde elli nerde bilmiyordum. Sanat performansları gerçekten bana göre değildi.

Marina ve Ulay için: https://www.youtube.com/watch?v=OS0Tg0IjCp4

Güncel sanatla ilgili aklınıza takılan tüm sorular için: guncelsanatkafasi@gmail.com 

Twitter: @sanatkafasi @isilegri