Sahi Dostoyevski neydi?

Hayatı gezip tozmak ve köpekleri sevmekten ibaret bir grup it kopuğun adını dahi bilmediği bir etiket mi? Yoksa Tanrı'nın varlığını sorgulayan, Tanrı'nın yarattığı dünyayı kabul edemiyorum diyen bir başka lümpen mi? Sahi Dostoyevski'yi bilmek bizi ahlaklı mı yapıyordu?

Kafam yaz günlerinden kalma peltek bir kavun gibiydi. Ama içkiden değil, yediğim darbelerden. Vurma dedikçe vurmuşlardı. Bebek bıngıldağı gibi yumuşak bir dokuya dönüşmüştü kafatasım. Bu vesileyle bebekliğime dönmek iyidir diye düşünmüştüm en son.

Kafama vuranlar üniformalı olmasına üniformalıydı da niye vurduklarını tam olarak anlayamamıştım. Biri vuruyor, öteki ‘Dostoyevski’nin kim olduğunu bilip bilmediğimi soruyordu sürekli. Bi yandan durumun absürdlüğüne inanamıyor bi yandan da “Asıl sen biliyor musun Raskolnikov kim? Ya Stavrogin?” bağırıyordum. Vurmaya devam ettiler. “S.ktirin” dedim. Daha çok vurdular. Tabi ağzımdan çıkan o son kelimenin Dostoyevski karakteri olmaması dozu artırdı.



Dayaktan sonra ellerim kelepçelenip götürüldüğüm odada kan revan içinde otururken kodaman bi üniformalı içeri girdi. Yanında iki elemanı, ikisinin de elleri kolları dosyalarla doluydu. Elemanlardan biri elindeki dosyayı açıp sayfaları çevirmeye başladı. Kodaman gözlerini dikmiş beni izliyordu. İlk sayfada bir pisuar gördüm, ikincisinde de domates çorbası kavanozları. Hızlı hızlı geçiyordu sayfalar. Üzeri iç çamaşırları, çer çöp ve içki şişeleri ile kaplı dağınık bir yatak, dev bir tankın içindeki bir köpekbalığı ve kucağında seramikten maymun heykeli tutan Michael Jackson resmini hatırlıyorum.

Elemanlar sayfaları çevirirken kodaman “bu kim, bu kim biliyor musun” diye soruyordu. Biliyordum. Ağzımdan kısık kısık Duchamp ve Warhol kelimeleri döküldü. Tam Tracey Emin diyecekken elemanlar daha da hiddetlendi. “Kimdi onlar? Gizli amaçları neydi? Hepsi birer ajan mıydı?” Bu saçmalıklar ahlakımıza zararlıydı. Hem de çok.

Kodamana göre büyük bir tehlike altındaydık. Dostoyevski’yi delikli İsveç peyniri markası zanneden gençlik derin ve zehirli sular altında yüzüyordu. Güncel sanat beceriksizlerin kendilerini kurtarmak için icat ettikleri bir şeydi. Etrafı .bne sineması sarmış, yazılan tüm senaryolar ahlaksızlıktan yıkılıyordu. Televizyon da ahlaksızlıktan nasibini almış tüm kadınlar kahkaha atarak konuşuyor, üstelik hamile hamile dışarı çıkıyorlardı. Tracey Emin’in yatağı yakılmalıydı. Hepimiz cahil ve burnu havada lümpenlerdik. Twitter sayesinde konuşmayı öğrenmiştik. Instagram filtrelerimiz bile ingilizceydi, low-fi bi kültürün uzaylısıydık işte.

Tam birşeyler söylemeye çalışacakken yanındakiler gene devreye girip kavunsu kafama vurmaya başladılar. Konuşamaz haldeydim. Dostoyevski neydi? Hayatı gezip tozmak ve köpekleri sevmekten ibaret bir dolu it kopuğun adını dahi bilmediği bir etiket mi? Yoksa Tanrı’nın varlığını sorgulayan, Tanrı’nın yarattığı dünyayı kabul edemiyorum diyen bir başka lümpen mi? Sahi Dostoyevski’yi bilmek bizi ahlaklı mı yapıyordu?

Kodaman televizyonu açtı. Canlı yayında bir adam sahnede oturmuş, odasına poster asmanın günah olup olmadığını soran bir gence nasihatler veriyordu. Gencin etrafındaki binlerce insan kafasını sallıyor, onlar da neyin günah olup olmadığını öğrenmek için yarışıyorlardı. Beyaz saçlı adam sırayla cevaplıyordu hepsini. Arada meleklerin görevlerini anlatıyordu. Günahlardan kaçınmalıydık. Birden seyircilerin arasında Dostoyevski’yi gördüm. O da elini kaldırmış soru sorma sırasını bekliyordu. Beyaz saçlı adamla bir an göz göze geldiler. Adam sırayı kendisine verdiğinde ayağa kalktı. “Tanrı” dediğini duydum belli belirsizce. Kalabalıktan uğultular yükseldi, bir grubun hiddetlenerek Dostoyevski’ye doğru ayaklandığını gördüm. Giderek beynim karıncalanıyordu. Canlı yayın kesilirken, kodaman ve arkadaşları masaya gazete sermiş, ekmek arası beyaz peynir yiyordu. “Kim lan bu hıyar” dedi birisi. Gözlerimi kapadım.

Güncel sanatla ilgili aklınıza takılan tüm sorular için: guncelsanatkafasi@gmail.com Twitter: @sanatkafasi @isilegri