Seni yemek yemek kadar seviyorum

Manda yoğurdunu, midye dolmasını bu kadar güzel yiyen, rokfor sosu ağzının bir köşesinden akarken bir hamburgeri bu incelikle ısıran başka bir insan görmedim.

Onu ilk gördüğümde arkadaşlarla karadeniz pidecisindeydik. O kapalı kıymalı, bense açık kavurmalı yiyordum. İşte bu! dedim kendime, hayatımın aşkı. İkimiz de açık ayran içiyorduk, ikimizin de yemek üstüne tatlı yemek gibi bir adeti yoktu, üstelik ikimiz de yemek biter bitmez garsonun verdiği kolonyalı mendille elimizi silmiş, silmeden o ağır parfümü içimize çekmiştik. Bunlar büyük ortak noktalardı.

İlk buluşmamızda birlikte kahve içmeye gittiğimizde latte siparişi vererek beni şaşırtmadı. Ben de latte içmeyi seviyordum. Bu konuda beni tek rahatsız eden şey lattenin fiyatının 9.5 lira olmasıydı. Ama üçüncü nesil bir coffe shop taydık, bu normaldi duyduklarıma göre. Kahvesini bitirip üzerine su ısmarladığında ve garson elinde 1.5 litrelik cam bir şişeyle belirdiğinde sesimi çıkartmadım. Karşılıklı bir şişe suyu bitirirken, birimizi daha iyi tanımaya çalıştık. Hesabı ben ödedim, ne kadar olduğunu yazmayayım, tahmin edebilirsiniz.

 

İlişkimizin ilk başlarına en sık gittiğimiz yerler bir kaç taneydi. Eminönü’ndeki meşhur kurufasulyeci, Beşiktaş’taki alkolsüz ve üç masalı balık tezgahı, bir de yeni nesil gurme hamburgerciler. Bütçem sarsılsa da sesimi çıkarmıyordum. Yemek zevklerimizin ortaklığı içimi eritiyordu. Manda yoğurdunu, midye dolmasını bu kadar güzel yiyen, rokfor sosu ağzının bir köşesinden akarken bir hamburgeri bu incelikle ısıran başka bir insan görmedim. Bir kolayı paylaşıyor, patatesleri birbirimize yediriyorduk. Aşıktık.

Birlikte yemek yapmaya başladığımızda ilişkimizin ortalarındaydık. Bana hamsili pilav yapmayı o öğretti, ben de ona pastırmalı yumurtayı. Makarnayı sossuz yemez, sebze yemeklerini içine köri sosu katarak etnikleştirmeye çalışırdık. İşten eve gelirken onu arar, ne lazım diye sorardım. Nar ayıklayıp kestane pişiriyorduk akşamları birlikte. Çay içiyorduk demlik demlik, mutluyduk.

Derken bir gün dışarda bensiz yemek yemeye başladığını farkettim. Aslında farketmedim, gözlerimle gördüm bunu. Bir haftasonu alışveriş yapmak için dışarı çıktığında, onu dışarda bir arkadaşıyla yakaladım. Üstelik birlikte trileçe yiyorlardı. Benim tatlı sevmeyen sevgilim, üstelik trileçe gibi nereden moda olduğunu bir türlü anlamadığım bir tatlıyı mutlulukla hüpletiyordu. Sesimi çıkarmadım.

Gözünün iyice dışarıya kaydığını ise kısa sürede anlayacaktım. Önce iş yemeği bahanesiyle retro mezecilere gitmeye başladı. Eve geldiğinde ızgarada pişirilmiş enginar üzerinde yediği somonu, amasya elması soslu portakallı ördeği anlatıyordu. Kıskançlıktan delirsem de sesimi çıkarmıyordum. Artık ne pideciye, ne de Fatih’teki o meşhur kebapçıya gitmek istemiyordu benimle. Adını bile söyleyemediğim, birlikte yemek yemenin maaşımın yarısına denk geleceği açık mutfaklı, geleneksel tatların post-modernist dokunuşlarla yeniden yorumlandığı yerlere gidiyor, el yapımı çikolata yiyordu. Sona yaklaştığımızı ise şirketçe bir yemek workshop’ına katıldıklarında anladım. Tüm malzemeler önlerine sunulmuş, hep birlikte çiğ levreğin üzerine limon sosunun nasıl döküldüğü ‘deneyimlemek’ için yüzlerce lira harcamışlardı.

Bir gece uyandığımda onu buzdolabının başında gizlice bir şeyler yaparken buldum. Bir an sevinmediğimi söylesem yalan olur, belki de akşam yemeğinde onun için pişirdiğim etli lahana sarmasının tadına bakıyordu. Birden arkasını döndü. Elinde, o ışık saçan beyaz sıvı kütlesini gördüğümde ise her şeyin bittiğini, artık ayrı dünyaların insanı olduğumuzu anlayacaktım. Kefir yazıyordu şişede, kefir. Evet kefir içiyordu sevgilim, üstelik benim Altınkılıç marka kefirlerimi aylarca küçümsemişken, şimdi Alman markalı bir şişeden kötü bir versiyonu içtiğinin farkında bile değildi. Hızlıca eşyalarımı toplayıp evden çıktım. Bu aşk kalbimi ve midemi yeterince üzmüştü, hemen bir şeyler yemeliydim.

İyi haftalar!

Güncel sanatla ilgili aklınıza takılan tüm sorular için: guncelsanatkafasi@gmail.com 

Twitter: @sanatkafasi @isilegri