Tenis kortundaki Türkiye

Bu hafta İngiltere'de bir tren yolculuğundan, Necati Şaşmaz'a ve de bir tenis kortuna uzanıyoruz.
Tenis kortundaki Türkiye

Londra yakınlarındayız, bir kasabaya gidiyoruz trenle. Tren çok hızlı, öyle ki karşı istikametten gelen başka bir trenle çarpışmaktan korkuyorum bir an. Etraf yemyeşil, sakin tarlalarda kuzular otluyor ama etrafa bakmak yerine zihnimden geçenleri görüyor gözlerim.
Etraftakileri görmek yerine zihninizi yaşadığınız oluyor mu sizin de? Sokakta kendi kendinize konuştuğunuz? Kalabalık için de birden elinizi havaya kaldırıp hayalinizdeki kişiye kızdığınız? Söyleyemediklerinizi defalarca tekrar ettiğiniz kendi kendinize?

Tren ilerledikçe zihnimdeki görüntüler de ilerliyor, son bir yılı düşünüyorum. Bölük pörçük kareler birden gelip yeşil tarlaların yerine geçiyor. Ağaçlara çıkan insanları, Taksim’in ortasındaki piyanoyu, gaz maskeli Mevlana’yı görüyorum. Sonra bir an Necati Şaşmaz’ın ağızları açık bırakan konuşmasına gidiyorum, oradan pembeye boyanan TOMA’ya...Tren hızlanıyor, tren hızlanıyor.

Sonra birden iki gün öncesine gidiyorum, iki hafta öncesine, bir ay, bir yıl öncesine... Hep aynı resimi görüyorum, aynı çığlıkları, aynı öfkeyle cop sallayanları. Eskişehir’de, İstabul’da, Soma’da. Hızlanan trende aynı resimler koşmaya başlıyor önümde. Hız hiç azalmıyor.
Bu hafta bir tiyatro oyunundan bahsedeceğim size. Bir tenis kortunda geçiyor. Kortun iki tarafında beyazlar içindeki oyuncular ellerinde topsuz, raketsiz bekliyorlar. Hakem her serviste bir konu belirliyor. Oyuncular kendilerine verilen her konuyla ilgili en çarpıcı şeyleri birkaç cümlede söyleyip sayı kazanmak için uğraşıyorlar bu kez. Amaç hem kibarlığı elden bırakmayıp hem lafı rakibin ağzına tıkmak. Konular ise dozdan doza değişiyor. “Havalar bu yıl ne kadar sıcak değil mi” den başlayıp “kadınların cinsel organlarının dildeki küfürlere yansıması” ve“Putin’e söylemek istedikleriniz” gibi konulara kadar uzanıyor. Konular ağırlaştıkça centilmenlik falan kalmıyor, oyuncuların küçük insan canavarlarına dönüşümünü izliyoruz.

İngiliz ve Almanyalı bir ekipten oluşan Von Gob Squad adlı grubun oynadığı The Conversationalist (Konuşmacı) adlı bu oyunun bir süprizi daha var. Aslında oyundaki herkes, yani iki taraftaki oyuncular, hakem ve de alkışlayan seyirci de dahil olmak üzere tüm katılımcılar tek bir kişiyi, insanın kendisini temsil ediyor. Dolayısıyla tüm oyun, yani çarpışma, üste çıkma, yenme ve yenilme ve de yeni bir hesaplaşma konusu bulma meselesi dönüp dolaşıp kendimizle hesaplaşmaya dönüyor.

Tren hızla ilerlemeye devam ediyor. Biz kendi kendimizle çarpışmaya devam ediyoruz. Maç hiç bitmiyor, ataklar, savunmalar, çarpışmalar, hesaplaşmalar bitmiyor. Yıldönümleri bitmiyor, anmalar bitmiyor. Kendi kendimizi yediğimiz, yiyeceğimiz günler bitmiyor. 

Güncel sanatla ve hayatla ilgili aklınıza takılan tüm sorular için: guncelsanatkafasi@gmail.com Twitter: @sanatkafasi @isilegri