AB projesi öldü mü?

Brüksel'de Avrupa Birliği'yle (AB) sanayi politikalarında uyum müzakereleri başlıyor, ama Türkiye'de heyecan yok. AB projesi canlı tutulmalı.

Pek kimse farkında değil belki ama bugün Türkiye ile Avrupa Birliği
önemli bir başlıkta müzakereleri başlatacak. Bugün Brüksel'de yapılacak seremoni sonrası Türkiye, Sanayi Politikaları alanında AB'ye
uyum sağlamaya çalışacak.
Aslında tek tek başlıkların açılması, hele hele bu denli önemli bir başlığın açılması Türkiye'de bir düzeyde heyecan yaratmalıydı ama
yaratmıyor. Acaba neden?
Türkiye, maalesef siyasetin her şeye ağır bastığı ve hemen hemen bütün öteki konuların önünde sonunda ancak siyasetin gölgesi altında
konuşulabilir olduğu bir ülke. Bu bizim tek boyutluluğumuz, hatta sığlığımız.
AB konusu da, sonuçta siyasetin gölgesinde bir konu. Elbette AB projesinin önemli bir bölümü siyasi, o yüzden siyasetin gölgesinin bu alanda daha uzun olması yadırganmamalı ama diyorum ya konunun sadece bir bölümü siyasi, bir de işin teknik, sosyal, ekonomik boyutları var.
Tabii siyasi konu denince Türkiye'de akla hemen bölünme korkuları, rejimin özel hassasiyetleri geliyor. Aslında egemenlik devri gibi konuların da gündemde olması lazım ama henüz kendi 'büyük' meselelerimizden o esaslı meseleye geçemedik.
Kıbrıs meselesi de esasen siyasi bir konu. Türkiye ile AB arasındaki en büyük sıkıntının da bu olduğunu söylemek gerek.
Uzun uzun Kıbrıs tarihi anlatacak değilim ama bir basit gerçek ortada duruyor: Rum kesimi, 'Kıbrıs Cumhuriyeti' adıyla AB'nin tam üyesi.
Türkiye'nin girmek istediği birliğin asli üyelerinden birini resmen ve fiilen tanımaması, o üyeye gümrük birliğini eşit biçimde uygulamaması esasen AB açısından kabul edilemez şeyler.
Ama AB, bizim Rum kesimini tanımamamızı 'şimdilik' dert etmiyor, tek dertleri 'şimdilik' gümrük birliğinin eşit biçimde uygulanması gibi gözüküyor. Ne var ki hepimiz biliyoruz, yarın öbür gün
bu tanıma meselesi de masaya gelecek.
Benim gördüğüm, Türkiye'nin hevesinin esas olarak bu Kıbrıs sıkıntısı nedeniyle azaldığı.
Başından beri Türkiye'de bir kesim, 'Biz ağzımızla kuş tutsak da bizi almazlar' diyordu, Kıbrıs konusunda çıkan pürüzlerin bu fikre destek olduğu düşünüldü. Herhalde şu sıralar halk arasında en yaygın fkir budur: Bizi zaten almayacaklar.
Eh, her geçen gün AB'nin bizi almayabileceğine ilişkin türlü çeşitli demeçler, makaleler yayımlanınca bu fikrin Türkiye'de güçlenmesini önlemek kolay değil. Hatta önceki gün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bile neredeyse
bu fikri dile getirdi, 'Almayacaksanız bizi boşuna uğraştırmayın' demeye getirdi.
İşte bu çok yanlış. Bugünün birlik üyesi hükümetleri Türkiye konusunda olumsuz düşünüyor diye Türkiye'nin 200 yıllık çabasından vazgeçmesi gerekmez. Ölçütler ortada, o ölçütlere uymanın ülkelere neler kazandırdığı ortada.
O yüzden, Türkiye'nin nisan ayında açıklayacağı yedi yıllık AB planını çok önemsiyorum. Tam üyelik hedefi var veya yok (aslında yok olması için bir neden de yok) AB ölçütlerini hayatımızın her alanına yaymaya çalışmamız lazım.
Bakın İstanbul'da küçük bir kız çocuğu annesinin elinden kaydı ve dere ıslahı çalışmaları sırasında üstü geçici olarak kapatılmış bir
deliğe düştü, sonra da öldü. Bütün ülkeyi üzen bu olay sonrası Türkiye'nin inşaatların güvenliğinin nasıl sağlanacağına dair ne bir yasası ne de
bir yönetmeliği olmadığı ortaya çıktı.
AB uyum sürecinde eminim bu önemli eksikliğimizi gidereceğiz.
Şimdi diyebilirsiniz ki böylesi önemli bir konu için AB'yi beklemeye ne gerek var? Haklısınız, hiç gerek yok. Ama bazı konular böyle talihsiz ölümlerle akla geliyor, bazı konularsa gelmiyor maalesef.
Yoksa çöplerimizi düzenli depolamayı, akarsularımızı kirletmemeyi başkasının zorlaması olmadan kendi kendimize de becerebilmeliyiz
elbette ama becerebiliyor muyuz?
AB projesi ölmemeli.