Ahlaki zeminde konuşmak

Ermeniler 1915 ve izleyen yıllarda Osmanlı İmparatorluğu tarafından soykırıma uğratıldı mı, uğratılmadı mı?

Ermeniler 1915 ve izleyen yıllarda Osmanlı İmparatorluğu tarafından soykırıma uğratıldı mı, uğratılmadı mı?
Buna karar verecek olan ben değilim. Herhangi biri veya bir kurumun buna karar verebilip veremeyeceği de bir hayli tartışmalı.
Ama bazı gerçekler var: 1. Dünya Savaşı öncesi Osmanlı topraklarında 2 milyona yakın Ermeni yaşıyordu, savaş sonrası bu rakam bir hayli düşmüştü.
Nüfusun sadece Osmanlı hükümeti tarafından resmen uygulanan zorunlu göç (tehcir) sebebiyle düşmediği, çok sayıda Ermeni'nin bu topraklarda öldürüldüğü veya ölüme yürütüldüğü, küçük çocukların Müslümanlaştırıldığı vs. de biliniyor.
Ama gerçeğin tek yüzü yok. Aynı savaş sırasında bazı kentlerde Ermeni çetelerin ayaklanma çıkardığı veya işgalci güçle (Rusya ve Fransa) birlikte hareket ederek katliamlar gerçekleştirdiği de biliniyor.
***
Amacım bir hayli karmaşık olan ve giderek de teknik yönleri yüzünden daha da karmaşıklaşan bu sorunu bir gazete köşesinde çözmek değil, olamaz da zaten.
Ama daha önce de yazdığım gibi, bugünlerde 20 küsur yıl sonra yeniden Amerikan Kongresi gündemine giren ve kabul edilme olasılığı gözle görünür olan Ermeni tasarısının kabul edilmemesi için yapılan girişimlerde öne çıkan noktalar açıkçası kanıma dokunuyor. Türkiye bu çeşit suçlamalarla karşı karşıya kaldığında kendini ahlaki bir zeminde savunmalı. Ahlaki zemin de, gerçeği söylemektir, ondan kaçmak değil.
Bugünlerde gazetelerde bol bol Türkiye'nin iyi bir halkla ilişkiler kampanyasına ihtiyacı olduğu, Türkiye'nin Ermeni meselesinde derdini
dünyaya yeterince iyi anlatamadığı, aslında haklı olduğumuz bir konuda haksız yere suçlanmamızın önüne geçilemediği, Ermeni lobilerinin dünyaya bir yalanı kabul ettirdiği gibi cümleleri okuyoruz.
Eğer bütün bu yazılanlar gerçeğin yarısını ifade ediyorsa bile, bizim dönüp kendi devletimize hesap sormamız gerekir: Madem haklıyız, haklılığımızı neden anlatamadınız da, onun yerine 'İlişkileri bozarız' gibi, 'Sizin askerleriniz sinek gibi ölürken bunu izlemekle yetiniriz' gibi ilgisi olmayan konularda cevaplar veriyorsunuz?
Bu soruyu sormak hakkımız değil mi?
Türkiye madem ki haklıdır, o zaman çıkıp ortaya gerekirse milyonlarca doları dökerek Amerikan basını başta olmak üzere dünya basını ve televizyonlarında neden 'İşte gerçek' diye bir reklam kampanyası yapmaz?
Yanlış anlamayın, haksız olduğumuzu öne sürüyor değilim, sadece bir soru soruyorum: Madem haklıyız, neden utangaçça davranıyoruz? Madem haklıyız, neden cevaplarımızı olması gereken zeminde, yani ahlaki zeminde değil
de şantaj zemininde veriyoruz?
Birisi bize katil diyor, biz cevaben 'Senin elektriğini keseriz' diyoruz. Birisi bize katil diyor, biz cevaben 'Akşam senin otomobilinin lastiklerini patlatayım da gör' diyoruz.
Türkiye'nin ahlaki zeminde verecek tek bir satır cevabı yok mu?
Vakit hâlâ geç değil: Dışişleri Bakanlığı bugünden tezi yok, uluslararası bir reklam kampanyası için yarışma açar, bu işe de 20 milyon dolarını ayırır, tasarı Kongre gündemine gelmeden de reklam bombardımanı yapar Amerika'da.
Tezlerimiz inandırıcı olursa, hiçbir lobinin gücü gerçeğin karşısında duramaz.
Reklam kampanyası için başlık önerim de var, İncil'den alıntı: 'Gerçek sizi özgür kılar.'