Ahmet Necdet Sezer veda ederken

Sezer'in dış ve iç politikadaki pasif tavrı eleştirilebilir, ama bir de tersi durumu düşünelim...

Yedi yıl doldu, üstüne de neredeyse üç buçuk ay daha geçti, Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı dönemi salı günü sona erecek. Sezer'in Cumhurbaşkanı olduğu ilk günlerden itibaren zaman zaman onu öven veya tutumunu destekleyen, zaman zaman da onu veya o konuda aldığı tutumu eleştiren onlarca yazı yazmışım.
Sezer benim gazeteci olarak görevi başında yakından izlediğim üçüncü Cumhurbaşkanı.
Turgut Özal'ı muhabir olarak çok kez izledim, onun sohbetlerinde bulundum, Cumhurbaşkanı olarak özellikle 1991 sonrası kendini dışlanmış hissettiği dönemde onunla geziye gitmeyi kabul eden az sayıda gazeteciden biriydim. Çankaya Köşkü'ndeki yalnızlığını yakından gördüm.
Süleyman Demirel ile Cumhurbaşkanlığı yaptığı yedi yıllık dönemde kaç yurtiçi ve yurtdışı seyahate gittiğimi, onunla makamında baş başa veya bir grup gazeteciyle birlikte kaç kez konuştuğumu hatırlamıyorum bile. Onu yakından izlediğimi söylemek yanlış olmaz.
Ahmet Necdet Sezer ile ise seçildikten bir süre sonra birkaç telefon konuşması ve kimi resepsiyonlardaki ayaküstü selamlaşıp saygı sunmalar dışında pek bir diyaloğum olduğu söylenemez. Sanıyorum Sezer'in bu yedi yıl üç buçuk aylık görev döneminde 'düzenli' görüştüğü gazeteci sayısı da zaten üçü dördü geçmez ama bunların hepsi de o görüşmelerin mahremiyetine bugüne kadar büyük saygı gösterdiler, hiçbir zaman Sezer ile görüştüklerini köşelerinde ima dahi etmediler. Zaten etseler büyük ihtimal Sezer onlarla görüşmeyi keserdi. Bakalım önümüzdeki dönemde onların hangileri Sezer ile görüşmelerini kaleme alacak?
Bütün bunları anlatmamın sebebi, Cumhurbaşkanlığı makamının çok kurumsal bir yer olmasına rağmen orada oturan kişinin kendi üslubunu makamın görevlerine kolayca yansıtabildiğini ve böylelikle makamın kamuoyu tarafından algılanma biçiminin değişebildiğini göstermek.
Daha geçenlerde 2000-2001 krizleriyle ilgili bir kitap okuyordum, orada Demirel döneminde kimi kararnamelerin ve kanunların nasıl gece yarısı hazırlanıp sabahın beşinde altısında Köşk'e götürüldüğünü ve Demirel tarafından da anında onaylanıp hemen o günkü Resmi Gazete'de yayımlandığını okudum. Bilmiyorum, Sezer döneminde sabah 06.00'da Köşk'e gidilip bir kanun ya da kararname anında imzalatılmış mıdır? Hiç sanmıyorum.
Sezer, 1982 Anayasası'nın dördüncü Cumhurbaşkanı olarak göreve başladığında, kendisinden önceki üç Cumhurbaşkanının bir temel ortak özelliğini taşımıyordu:
İcradan gelmiyordu, seçime girmiş çıkmış, halk önünde konuşmalar yapmış, kendini insanlara beğendirmeye çalışmış bir politikacı değildi. (Kenan Evren, belki klasik anlamda politikacı değildi ama bir dönemin icraatından sorumluydu ve polikacı özelliği de vardı, unutmayın.)
Politikadan gelmemek, hayatının hiçbir döneminde halk iradesiyle bir yere gelmemiş olmak, Sezer'in Köşk'teki üslup ve davranışlarını biçimlendiren temel etken oldu. Allah için burada Sezer'in hakkını vermeliyim, hiçbir zaman da bir politikacı cumhurbaşkanı gibi davranmaya yeltenmedi, bu anlamda da kendisinin ve oturduğu makamın siyasi meşruiyetini tartışma konusu yapmadı. Sezer'in iyi niyetli bir ölçülülükle getirdiği bu üslup zaman zaman onun Fahri Korutürk'e benzetilmesine yol açtı, hatta 'Köşk'te kimse oturmuyor' diyenler bile oldu. Hâlâ daha onu az seyahate çıkmakla, Türkiye'nin meselelerine yeterince eğilmemekle suçlayanlar oluyor.
Oysa Demirel de Özal da, Cumhurbaşkanlığı makamını, elbette ciddi üslup ve uygulama farklarıyla, daha önce yaptıkları icrai görevlerin bir devamı gibi görmüşler, özellikle de dış politikada etkin roller almışlardı. Her iki Köşk sakini de, dış politika alanında hükümetlerin açığını ciddi biçimde kapatmış, hatta elle tutulur dış politika başarılarında önemli pay sahibi olmuşlardı. (Demirel, 1999'daki Avrupa Birliği adaylığının altyapısını hükümetlere rağmen, tek başına oluşturmuş, Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkartılmasını ve sonunda yakalanmasını getiren süreci tek başına başlatıp ısrarla sürdürmüştü.)
Sezer bunların hiçbirini yapmadı, hatta mecbur kalmadıkça yurtdışı geziye
de gitmedi. Sadece dış politika da değil, bir-iki konu dışında iç politikada da aktif tutum almadı, hiçbir siyaseten tartışmalı konunun içinde bulunmadı.
Son yedi yılda Çankaya'da Sezer değil de Demirel-Özal modeli bir başka Cumhurbaşkanı olsaydı acaba bugün daha farklı, daha 'iyi' bir noktada mı olurdu ülkemiz? Bu sorunun cevabını kimse bilemez, tarihin bu dönemini biz Sezer'in başkanlığında geçirdik.
Sezer'in dış politika ve kısmen de iç politikadaki pasif tutumunu elbette eleştirmek mümkün ama bir de tersini düşünün: Devlet memuriyetinden gelen, son bir-iki yılına kadar hiçbir siyasi parti tarafından açıkça desteklenmeyen Sezer ya aktif politikaya sık sık müdahil olan, sık sık demeçler vererek tartışma çıkaran biri olsaydı bugün neler diyor olurduk?
Yarın ve salı günü Sezer'i ve dönemini değerlendirmeye devam edeceğim.