Akademik özgürlük mü dediniz?

Bir öğretim üyesinin mektubu üniversitenin nasıl ceberrutça yönetildiğine iyi bir örnek.

Üniversitemizin sorunlarının başında ne türban ne de katsayı meselesi geliyor. Bu iki sorunu küçümsüyor değilim ama bunlar üniversite kurumu söz konusu olunca, yan sorunlardır. Üniversite kurumunun kendisini konuşacağımız zaman temel sorun, üniversitedeki özgürlük ve özerklik sorunlarıdır.
Bakın aşağıda bir üniversite öğretim üyesinden gelen mektubu bulacaksınız. Üniversitemizin ne halde olduğuna ve nasıl ceberrutça yönetildiğine dair iyi bir örnek.
* * *
Sayın Berkan,
"YÖK Başkanı'na İlk Hediye" adlı yazınızı büyük bir hüzünle okudum.
Hüzünlenmeme yol açan olay, yazınızda sözünü ettiğiniz "ita amirinin izni olmadan il dışına çıkma ve kamuoyuna görüş açıklama" eylemini bundan yaklaşık altı yıl önce benim de işlemem ve maaş kesim cezasına çarptırılmamdı. Ben, Mersin Üniversitesi'nin kurucularındanım. 1993-2000 yılları arasında Mersin Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi kurucu dekanlığı görevini yürüttüm. Biri Türkiye'de, biri de Almanya'da olmak üzere, iki üniversiteyi çok üstün derecelerle bitirdim. Şimdi Almanya'nın seçkin üniversiteleri arasında yer alan Berlin Özgür Üniversitesi'nde "Kültürler-arası Eğitim" bölümünü bitirdikten sonra, aynı bölümde doktora öğrenimini üstün başarıyla sonuçlandırdım. Aynı üniversitede yan-dal olarak sosyoloji öğrenimi sırasında Frankfurt Okulu olarak dünyaca ünlü "Eleştirel Düşünme" ve "Eleştirel Kuram"ı öğrenme ve edinme olanağı buldum.
Mersin Üniversitesi'nin kuruluşunda görev almama neden olan rahmetli Prof. Dr. Aydın Güven Gürkan da Almanya'da doktora yaptığı için, her türlü otoriter yapıya ve otoriter düşünceye köklü eleştiri getiren Frankfurt Okulu'nu tanımıştı. Yöneticinin despotizmine olanak veren ve Yüksek-öğretim Yasası'ndan kaynaklanan kurumsal özerklikten çok farklı olan "akademik özgürlük" kavramını temel alan ve ahlaksal bir ilke olarak her koşul altında bu ilkeyi kıskançlıkla savunan Anadolu ve Akdeniz'in kültürel çeşitliliğinden gelen "çoğulcu, katılımcı ve eleştirel" bir akademik kurum kurmak için, Mersin'de baştan itibaren görev almam konusunda ısrar etti. İlk yıllarda sözünü ettiğim akademik ilkeyi uygulamada başarılı olduk.
Mersin Üniversitesi, Türkiye üniversitelerinde totalitarizm ve hak hukuk tanımama tutumunun yerleşmesine önemli katkılar yapan Kemal Gürüz'ün akademik özgürlük ile bağdaşmayan uygulamalarını, senato kararıyla protesto edip, protestosunu kamuoyu ile paylaşma cesareti gösteren tek üniversite oldu. Zaten ne olduysa, bu olaydan sonra oldu. Üniversiteye YÖK denetçileri uçuştu. Baskılar ve yaptırımlar birbirini izledi.
1998 Ekimi'nde yapılan rektörlük seçimlerinde aday oldum. Öğretim üyelerinin yüzde ellisine yakın bir bölümünün oyunu aldım. Böyle olmasına karşın, YÖK tarafından Cumhurbaşkanlığına sunulan üç kişilik listeye konulmadım. Benim aldığım oyun yarısı düzeyinde oy alan emekli albay olan bir tıpçı rektör olarak atandı. Durumu protesto etmek için Cumhurbaşkanlığına başvurdum. Hiçbir sonuç alamadım. YÖK'ü mahkemeye verdim; Kemal Gürüz'e karşı tazminat davası açtım. Bu sırada demokrasiyi ve akademik özgürlüğü önemseyen basın tarafından gözle görülür ölçüde desteklendim. Ancak, atanmamamdan ve yargıya başvurmamdan sonra başıma gelmedik şey kalmadı. İlkin, yeni atanan rektör tarafından her iki sicil amiri tarafından sicilimin olumsuz olarak değerlendirildiğine ilişkin bir sarı zarflı yazı aldım. O dönemde dekan olduğum için, sicil amirlerim rektör ve YÖK Başkanı'ydılar. Biri, benim yerine atanan ve üniversitedeki saygınlığımı yok etmekte kararlı olan rektör; öbürü başkanı olduğu kurumu ve kendisini yargıya şikâyet ettiğim Kemal Gürüz. Yargı, olumsuz sicili iptal etti. Ancak 1998 yılı sicili iptal edilmeden, 1997 sicilinin de yine her iki sicil amirince olumsuz verildiğini öğrendim. Yine yargıya başvurdum. Ortaya çıkanlar ve yaşadıklarım tam bir skandaldı. 1997 yılı sicili önce pekiyi verilmiş; daha sonra beni tümüyle etkisizleştirmek ve kamu görevinden çıkarmak için yırtılmıştı.
Bu olay, beni tanık olarak dinleyen, ancak hiçbir sonuç doğurmayan, Kemal Gürüz'e karşı kurulan Meclis araştırma komisyonuna da yansımıştır. Bildiğim kadarıyla, hala 1997 yılı sicilim yoktur. Daha sonra üçüncü kez, 1999 yılı sicilim de olumsuz verildi. O da yargı tarafından iptal edildi. Bu arada uygar bir akademisyen olarak her haksızlığı yargıya iletmeyi sürdürdüm. Yargıya başvurunca, bu kez daha önce rektörlük yapan kişi ve onun yardımcısı olan iki profesör tarafından hakkımda "İzleme Raporu" yazıldığını öğrendim. Meğer, birlikte akademik özgürlüğü savunduğumuzu sandığım rektör ve rektör yardımcısı tarafından izlenmişim. Raporlarda, tahmin edilebileceği gibi, ne kadar yıkıcı ve bölücü olduğum öne sürülüyordu.
Baskılar ve yaptırımlar giderek artmaya başladı ve akıl almaz boyutlara ulaştı. Dekanlığım sırasında fakültenin psikoloji bölümünün Kürt kimliği algılaması konusunda yaptırtmak istediği bir bitirme çalışmasını engellemediğim ve bu çalışmayı yaptırtanı cezalandırmadığım için, "Vatanın, Milletin Bölünmez Bütünlüğüne Karşı Faaliyet Yürüttüğüm" savıyla, Rektör, o dönemde ilgili mahkeme olan Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne beni ihbar etti. Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi yargıçları, konunun bölücülük olmadığı, akademik özgürlük kapsamında görülmesi gerektiği kararına vardılar.
Daha sonra, TRT 2'de Avrupa ve Türkiye konulu bir programa konuşmacı olarak çağrıldım. Avrupa'da Türk imgesi konusunda TRT 2'de yayımlanan bir dizinin metin yazarlığı ve danışmanlığını da yapmıştım. Üzerinde çalıştığım bu konu hakkında 13 kitap ve yüzlerce makale yazdım. Bunlar biliniyordu. Yerime dekan olan ve hakkımda "İzleme Raporu" yazan kişi, cuma günü, iş bitiminden on dakika önce gitmemin uygun görülmediğini yazıyla tarafıma iletti. Ben buna karşın, akademik özgürlük kapsamında olan bu program gittim. Doğal olarak hakkımda "Disiplin Soruşturması" başlatıldı ve maaş kesim cezasına çarptırıldım. Karara karşı yargıya başvurdum.
Yargı kararı yerinde buldu.
Akademik özgürlük ve ahlak ile hiçbir biçimde bağdaşmayan ve YÖK mevzuatında hiçbir biçimde öngörülmeyen "İzleme Raporları"na ve maaş kesim cezasına karşı tazminat davaları açtım. Bütün davalar aleyhime sonuçlandı. Türkiye'de yargı yolu tamamlanınca, AİHM'ye başvurdum.
Her üç dava da AİHM'dedir.
Bütün bunlar sürerken artık Mersin Üniversitesi'nde yaşam hakkı tanınmayacağını anladım. Zaten, o dönemde YÖK Başkanvekili olan Bener Cordan da Mersin Üniversitesi'nden ayrılmamı açıkça dile getirmişti. Beş yıldan beri Hacettepe Üniversitesi'ndeyim. Bu üniversite tarafından verilen ilk sosyal bilimler ödülü ile ödüllendirilmiş bulunmaktayım. Bu yazıyı, bugünlerde yazmak zorunda kaldığı için de son derece üzgünüm; ama, başka bir umar da göremiyorum.
Duyarlılığınız için teşekkürler.
Prof. Dr. Onur Bilge KULA